Image Slider

DERS: HAYATTAKİ DEVAMSIZLIK

| Tarih:
Pazartesi, Kasım 18, 2024


Eski cutemelonism sonradan devşirme kavunmedia her zaman yayınlanan bir dergi gibi benim için. Şaka gibi 30 Kasım 2012'de başladım. Şaka gibi olan başladığım tarih sanıyorsunuz ama şakanın alt sekmesi 2012'de blog yazısı yazmak üst tabaka işiydi. Şuanda blog yazmak yada okumak yeni nesil için sıkıcı. Artık şaka olan 2012 de başlamış olmam mı yoksa 12 yılda olan değişim mi?


    Ordan oraya atlayacağım yazı tarzımla konuşmak istiyorum. 

   -Çalışma Hayatı ve Genç Görünüm; Çalıştığınız süre ile kişisel görüntünüz arasında bir etkileşim var. Çalışmaya ne kadar erken başlamışsanız yaşlı ne kadar geç başlamışsanız genç görünüyorsunuz. Başlarda inanmıyordum. Çalışma hayatına çok geç başladım ve nereye gidersem gideyim herkes istisnasız genç göründüğümden bahsediyordu. İki bağlam arasında gerçekten bir etkileşim olduğunu gördüm. Maalesef çalışmaya geç başlayanlar erken başlayanlara göre daha genç görünüyor. Peki çalışma hayatına geç başladığım için pişman mıyım? Evet hem de çok. Kendinizi çözebilmiş biri değilseniz okul okurken bile çalışmanızı tavsiye ederim. Okul bittiği gün hayatta tek kaldığınız gündür, asla unutmayın. Hayatın gerçeklerini o gün göreceksiniz. Hocalarınız "bu sıraların değerini bilin" der ya işte o gün anlayacaksınız. Eğlenmek, şakalaşmak, gezmek olarak algılıyordum fakat hayatımı kurtarmam gerektiğini anlayamamıştım.

    -Üniversite Yılları: Boşluk mu, Geleceğin Köleliği mi?Bir boşluk. 2 yıl okuyanlar meslek sahibi, 4 yıl okuyanlar geleceğin kölesi. 4 yıllıkların maalesef staj, deneyim, torpil peşinde ter döktüğünü göreceksiniz.


    -Doğru Deyim; Deyim ve klişe sözlerden pek hoşlanmam. Ama bir tanesi sessizce düşünmeme, kendi kendime gülmeme sebep oluyor. "Fazla tevazu'nun sonu vasat adamdan nasihat dinlemektir." Çok zıt veya susturucu karakter değilseniz yazdığım deyimin gerçeklerini yaşayacaksınız. Yaşamamaya çalışın. Yoksa bir noktada sizden bin kat aptal kişilerden tavsiye alacaksınız.

    -Başarının Etkileri; Ne yaparsan yap bir şeyler başarmaya çalış. Takdir edilmesen de, değersiz görsen de kendi kendine bile olsa bir şeyler başarmaya çalış. Mesela hiçbir şeyim olmasa bile büyüttüğüm tonlarca yazı yazdığım bir bloğum var diyebiliyorum. Dalgamı geçiyorlar, geçsinler. İster sosyal medyada ister evinde. Bir şey başar.

    -Yatırım; Muhtemelen en saçma ve sen artık yaşlanmışsın dedirtecek madde. Şuan öyle geliyor peki ya sonra? Basit bir örnek ile anlatacağım. Yazı yazmaya başladıktan 2 sene sonra Google hissesi alsaydım 2014'de 28$ 2024'de 165$ %490 artış demektir. 10 yıl önce yapacağınız minik yatırım 10 yıl sonraki sizi çalışmaktan kurtaracak. Eminim ki bu yazının %sayıca.çok.kişice gülünç geleceğinden.

    -AŞKHayatı; Aileniz sizi dünyaya getirdiği için önem verir ama sevdiğiniz kişi sizi seçtiği için önem verir. Ailenizin isteklerini yapmadığınızda muhtemelen hayırsız olacaksınız ama sevdiğiniz için yapacaklarınız size gerçek bir aile kurmanın yollarını açacaktır. Aile olmayı seçtiğiniz doğrular ile gerçekleştirin seçili olanlar ile değiştirmeye çalışmayın.

Yaşlandım mı? Belki evet. Birkaç konu dışında heyecanımı hala hissediyorum. Evin ortasında çocuk gibi dinazor sesi çıkartarak gülebilirim. Hayatta korktuğum 2 şeyden çok kez bahsettim. Belki birini düzeltmek elimde ama en önemli olanı durdurmam imkansız -güya imkansız diye bir şey yoktu- Cahit Sıtkı Tarancı'nın ölüm korkusu ile bendeki yaşlanma korkusu. Durduramıyorum. Kendim ile çözemediğim tek olgu. Psikolojisinden çıkamıyorum. Birçok konuda başarısız oldum, iş tecrübeme göre olmam gereken konumda değilim. Gülerek yada amaan diyerek unutabiliyorum. Yaşlanma konusunda olmuyor. Yaşlanma konusunun ölüm korkusu ile bir alakası da yok. Yarın öleceğimi bilsem korkmam. Ölümden sadece "başarısız" kişiler korkar. Yapabildiklerini yapamamak, ağırlaşmak, eski tat duygunu kaybetmek, görme duygularını kaybetmek, kulaklarının burnunun büyümesini hissetmek. Korkunç olan bunlar. Daha da korkunç olanı durduramıyor olmak. Özel gücüm olsa aynı kalmak isterdim.

Yaşlandığınızın ilk hissiyatını nerede anlıyorsunuz biliyor musunuz. Bundan 7-8 sene önce karmaşık şeyleri çözmeyi ve uğraşmayı çok severdim ama artık karmaşık bir oyuna girdiğimde bile hiç uğraşamam diyerek siliyorum. İşler karışık, bu yaşlar ergenlik döneminden bile tehlikeli. Neyse çok takılmak istemiyorum. Çook çook uzun zamandır sağlam bir hikaye yazasım var Hasta: serisi'ninde ötesinde belki devam yada çok daha farklı bir hikaye ile. Bu sene başarabilir miyim sanmıyorum. Ama 2025'de tekli rakamlara giriyor oluşumuz ve şansımın döndüğü senelerden birine denk gelmesi ile neden olmasın diyorum.

Kendimi "Dünya'ya Ait" Hissetmiyorum

| Tarih:
Pazar, Mayıs 12, 2024

Farklı bir zaman içerisinde yaşıyor gibiyim. Yapmacıklaştım, hissedebiliyorum. Kaç gibiyim?

Zaman çok hızlı ilerliyor. Flashback yapın; 10 sene önce 30 yaşında ki insanlar nasıldı? Bu ilginç değişimin elbette teknoloji ile bağlantısı var, fakat tek başına teknoloji bunu yaptı diyemeyiz. Geniş açıdan bakarsak herkesin teknolojiye çok hızlı uyum sağlayamadığını görüyoruz. Örneğin Türkiye şartlarında hala telefon kullanamayan yaşlılar var. Bu kesimin yetiştirdiği bir nesilde var. Gerçek o ki bundan 10 sene önce, 30 yaşlarında ki insanlar "yaşlı" insanlardı.

Zamanın içinde hızlıca hareket edip taşıyoruz. Dünya zaman dilimi, bizler akrep yelkovanız. Bizim daha hızlı hareket ediyor olmamız durumu ürkütücü hale getiriyor. Zaman dışında, düşünce ve görüş gibi fikirlerin çok hızlı tüketiliyor olması da bir sorun. Eskiden bir çok düşünce önemliyken, bir sene sonra inanılmaz saçma bir konuma gelebilir oldu. Sürece sektörler ayak uyduramadı. Mesela; Sinema sektörü? Gazetecilik? Gazeteciler dünya'ya yön verirken, kimsenin iplemediği seçenek oldular. E-habercilikten bahsetmeyin.

İnsanlara bakıyorum yapmacık. Mesleklere bakıyorum herkes yalan. Psikolojim bozuldu desem, belki de.. Hiçbir şeyin zevk vermediği bir döneme girdiğimizin farkındasınızdır. Savaşlara bakın mesela? Ülkelerin isimlerini vermeden tarafsız yazıyorum, benim umurumda değil. Bahsetmek istediğim; savaş görüntüleri oyun gibi. Yüzlerce destek kuruluşları var hepsinin boş gereksiz olduğunu gördük. Neyin kafasını yaşadığımızı anlayamadım. Hiçbir açının mantığı olmayan bir dünya.

Türkiye'deki büyük bir firma fasulye üretmiyor. Yabancılardan gelen yönlendirmeye göre fasulye ticareti yapıp onun satışından komisyon alıyor. Fasulye üretimini de engellemiş oluyor, çünkü yatırım yok. Arz yok. Bu hangi tanıma girer?

Teknolojinin ilerlemediğinin de farkındasınızdır. Belki de nereden ilerletmek isterlerse oradan ilerletiyorlar. 2 senedir hepimizin akıllarına VR-Metaverse-AI-VisionPro gibi araçları soktular. Ne kansere çözüm bulunmuş, ne saç ekimine. Uzayda yaşamı çözeriz, depremi 30-40 saniye önce fark eder telefondan uyarı göndeririz? Yersen.

Müsait zamanda 2000 - 2008 yıllarına ait TV, reklam, yaşam kalitesi hangisi hoşunuza giderse, çalışma ve yaşantıya bakın. Bir şeyler kasıtlı olarak hapis hayatına çevriliyor. Aşırı futbol seven biriydim ama böyle oyuncu olarak değil. Teknik direktör kafasında. Pazar günleri babamla keyfine sabahtan tahminler yapıp iddia oynar güler eğlenirdik. Sporda bitti. 2002 dünya kupasının ruhunu yaşamayan var mı? Güney Kore ve Japonya beraber ev sahipliği yapmıştı. Türkiye'nin maçı olduğunda saat farkından dolayı okullarda canlı izlerdik. Bu haldeydik yani.

Ha'ne diyecektim. Çok yakın zamanda sosyal medyada belgesel gibi bir video vardı. 1980'ler öncesinde insanların daha kötü beslenip daha az vitamine ulaşsa da obezitenin neredeyse olmadığı ile ilgili. Fakat 2000'lerden sonra obezitenin inanılmaz artışı var. Mutlaka bakın. 

Sistemin daralması ve çıkışının olmayışı "kötü gen" açlığını arttırıyor. Erkenden insan yaşamını sonlandırıp, yeni doğumların teşviki ile konu aldığım sistemin devamlılığı. Hızlı geçen zaman, bozuk psikolojiler ile ne kadar sürdürülebilir oda düşündürücü. Toplum olarak çok farklı bir düzeninde başlangıcı elbet olacaktır.

Yazıyorsam Yaşıyorum X Askerden Geldim

| Tarih:
Pazar, Ocak 07, 2024

 


2023 yılını yazı yazmadan atlatıp 2024 yılına sohbetimsi yazı ile devam edebilirim. Aslına bakarsanız geçen sene 10-15 yazıyı yarım bırakmış yada silmişimdir. Taslağımda bulunanlardan yayınlayacağım. 

Geçen seneyi çok büyük ölçüde insanlara karşı tahammülsüzlük, birçok şeyi beğenmeme durumlarıyla geçiriyordum. Ünlü hastalığına kapılmış gibiyim, asperger değil. Hızlıca birçok şeyi görüp geçirmişim aniden dibe vurmuşum. Şuanda da kurtulamadık da neyse.

Birkaç gün önce askerden geldim. Askerlik ile ilgili bir yazı yazmayı planlıyordum fakat yazarsam muhtemelen başıma iş açılacak. Sohbetli yazının içine dahil etme kararı daha doğru olacağından devam ediyoruz. Askerlik detayına inersek -evet bedelli yaptım yıllık konuşmasını yaparım- Çok yanlış kararlarım var fakat 56BinTL iken ödeyip bedelli gitmek için bütün yolları denediğim için kendime çok dua ettim. Belki bir kaç sene önce gidebilirdim. Onun dışında ay hatası oldu Aralık değil Ekim-Kasım çok daha iyi olabilirdi. Aralığın hiçbir mantığı olmadı. Tazminat alacağım, maaş için desem sene bitmemiş oluyor. Sıcak desem evet bu ay sıcak geçti, normalde çok soğuk geçip daha beter de olabilirdi. Geç gitmek için bu kadar kasmaya gerek yok 29 yıl bir şekilde başarmışız. 

Yenilen Hakkımız Son Buldu

| Tarih:
Salı, Kasım 29, 2022

İşe girdiğimden beri kullanıldık hakkımızı güzelce yedirdik. O kadar çok yedirdik ki karşımızda obez bir yönetim yarattık. Aralarda doktor müdahelesi olsa da ameliyat olmadan kurtulmak mümkün değildi. Biraz daha devam edersem tedavi olduğumu düşündüreceğime eminim. Hem de tam şuanda. An mı? Hangi an'da? Ahahaha.

Yırtındık, hopladık tabi bu arada XS olduk sonra bizde yedik L olduk derken rotasyonumuzu alıp terfimizi aldık. Şirket içindeki eski düzene bakarsak 2,5 yılda terfi almak başarılı sayılabilir. Buna ek olarak aynı yıllar içinde Korona döneminide atlattık. Benim için başarısız, bir önceki sınav dönemindeki çılgın hatamı yapmasaydım 1,5 yıl içinde terfi alarak başarılı sayılabilirdim. Konumum çok daha farklı olabilirdi. 75 yaşında olsaydım da buna şükür diyerek anlamsızlaştırabilirdim ama bizde her şeye kabullenmek yoktur o yüzden istifamı verir geçerim demekte isteyebilirdim ama onu da demeyi düşünmüyorum. 2023 aralığa kadar çalışıp sonrasında bedelli askerliğimize geçerek geri döndüğümüzde aynı şekilde devam edebilecek miyim düşünmek lazım. Fazla düşündük. Birde aralıktan önce gidiyormuşum o daha komik olur. 

Sonunda bir üst rütbeye geçebildik. Yorucu serüvende daha çok yorulmak için minnacık bir maaş + kıdem artışı gerçekleştirerek stressimize yeni stresler ekledik, teşekkürler. Bu arada hep aklımda kaldı yazacağım yazacağım yazamadım bir türlü. Yıllar önce diyordum ki kesin bu yaşlarda kel kalacağım falan ne zamandır aklımda şuraya bir yere yazayım diye. Sıkıntısız 28'e kadar saçlı olarak geldik. Şayet kaça kadar gider anket yapabiliriz. Google da arama yapar gibi oldu başlıkta her şey yazıyor. 

Hayal Ettiğimiz Geçmiş: Neden Birinci Görüş Açısında Değil?

| Tarih:
Çarşamba, Mayıs 18, 2022

Anılarımın -özellikle çok küçüklüğüm- kendi gözümden değil üçüncü kişi tarafından 'sinema sahnesi' şeklinde olduğunu fark ettim.

Genellikle kendimin olduğu anılar, dış sesinde bol olduğu anılar haline dönüşüyordu. Kuş seslerinin gelmesi gibi. Bu beynimin bana karşı bir senaryo ürettiğini düşündürüyordu. Acaba bizi mi kandırıyor? Tabii ilk başta araştırma yapmamıştım. Gerçekten de öyleymiş.

Olay çok fazla psikolojik kırılımlar içeriyor. Birçoğu kısa araştırmalar yaparak konuşmaktan öte, aynı zamanda tartışmaya da açık bulgular. Fakat kesin bir gerçek var ki hatıraların süresi uzadıkça beynimiz bizim için kendine göre birleştirmeler yaparak üçüncü şahıs gözünden önümüze servis ediyor. Tartışmaya açık bulgular devreye girdiğinde ise Örneğin kendimizde beğenmediğimiz detaylar varsa eski anılarımız üçüncü şahısa çok daha hızlı bir şekilde dönüşüyor. Sadece bununla sınırlı değil mesela kendimizle ilgili bir değişiklik, beğenilmeyen halimiz olabilir. Mesela çok fazla arkadaşımız yok ve bunu söylemeye de utanıyoruz. Anılar zamanla benliğimizden çıkarak üçüncü şahıs anılarına dönüşüyor. Asıl önemli olan detaylar da bunlar. Düşünsenize beynimiz bize kendimizi iyi göstermek için oyun yapıyor. = Unutma hissi. Yoksa hatırlanmayan bir anıda ki abartıya kaçma fikri çokta dikkat çekici değil.

Bu noktada Peggy L.St.Jacques isimli bir psikolog -araştırmacı- beynimizin sadece sahte olgular ile bizi iyi göstermek için değil travmatik olgulardan korumak içinde bu tarz kurgular yaptığını tespit etmiştir. Bende ufak araştırmalar yapıp kendi fikirlerimle birleştirince acaba Dissosiyatif rahatsızlık ile bir bağ kurabilir miyim diye yerimde duramıyorum. Konu çok hassas ve yığınla araştırma yapılacak kadar derin. Varsa yoksa bu konuda en iyi aydınlatabilecek kişi Freud olurdu diye düşünüyorum.

Bir Şeyler Ters Gidiyor:

| Tarih:
Cumartesi, Şubat 12, 2022

Depresyonda veya herhangi bir psikolojik sorunum olmadığını vurgulayarak başlamak istiyorum.

Etrafıma bakıyorum, anılara bakıyorum hayata bakıyorum. Gerçekten bir şeyler ters gitmiyor mu? Sıkıcılık arttı yaptığımız her şey sıradanlaştı. Örneğin ben yılbaşını çok severim. Küçükken Amerikanvari yılbaşı kutlamalarını yaşadım. Çam ağacı alınır aileler toplanır hediyeler koyulur güzel bir yemek masası gece yarısına kadar sohbet muhabbet. Belirli bir yaştan sonra kendi evim olsun eşimle çocuğumla bunu yaşayayım hediye alayım, yılbaşı müzikleri dekorları çok istiyordum. İçimde kalmıştır hep. Belki 90'larda hem aileden görmem hem de Amerikan yapımı yılbaşı filmlerden etkilenme durumum olabilir. Çok istiyorduk işte. Fakat son 2 yıldır bunu bile istemez "amaan" moduna girdim. Ya bu kadar mı zevk alamaz sıkıcı bir hayata geçtik anlamıyorum. Kar yağıyor gezelim edelim değil de, akşam her yer çamur olacak bir ton rezillik diye kafamda canlanıyor. Özellikle bunları son 4-5 senedir yoğun bir şekilde yaşıyor gibiyim. Yazarken de bir yandan düşünüyorum yaşla alakası var mı yok mu diye. Sanki yaşsal bir sıkıntı değil, hala oyuncak dükkanları gezen oyunlar oynayan garip biriyim. Değişen bir şey yok o tarafta.

Ülkenin sıkıntılı durumu bunu tetikliyor olabilir mi diye düşünürken tam bu sıkıntıların başlangıcı ile iş hayatına atılmam yorucu dönemlerin başlaması ve yaşımın büyümesi de denk geldiği için hangisinden olduğunu kestiremiyorum. Belki de hiç biri, tüm dünya aynı hisleri yaşıyor. Özellikle 2000-2012 yılları hayatımın en "doruk" yılları. Acayip keyifli muhteşemdi. İşte tam bu yaşlarda aslında benim ergenliğimin yılları. Maddi düşüncem yok. Kafa karışıklığının başladığı noktada şu; bu yıllar benim en eğlenceli yıllarım fakat yaşça benden büyük kişilerin bir çoğunun da keyifli olduğu yıllar arasına aynı yıllar denk geliyor.

İki; Dünyada ki ekonomik ve yönetimsel sistemlerin insanları dümdüz yapmasından kaynaklanıyor olabileceği. Kapitalist sistem çok işlevsel ve sonu kolay kolay gelmeyecek bir yapı. Ancak çarkın tıkanması gördüğüm kadarıyla sonu getirebiliyor. Mesela ikinci dünya savaşı sonunda kapitalizmin artması insanları ne kadar parasal sıkıntıya itse de mutlu ediyordu. Çamaşır makinesi çıkıyor onu aldıktan sonra, bulaşık makinesi çıkıyor onu alıyor başka markalar giriyor onlardan alıyor sonra ilk aldığı bozuluyor rekabet var derken çalış çalış kendine bir şeyler al, çalış çalış eve bunu yap, şunu yap diye kendini revize ediyordu. Ama artık herkes doyum noktasına ulaştı. Yeni bir şeyler yok. 1970'lerden beri ufak yenilikler dışında büyük gelişme gösteren teknoloji hayatımıza girmedi. Ozaman da araba var bu zamanda var değişen tek şey fiziksel özellikleri ve uyumlulukları. Ev eskiden tahtadan ise şimdi daha yenilikçi fakat ikisi de = EV. Metaverse vb oluşumların çıkmasını da buna bağlıyorum. İnsan sürekli yeni şeyler isteyen, öğrenme kabiliyeti çok yüksek bir canlı. Yeni görünen her şey sadece bir öncekinin kopyası. Eskiden olan tahtadan ev ile metaverse içindeki ev benim için aynı. Kafam onu değiştirmiyor, kısa süreli oyalanma fırsatı yaratıyor.

Vejetaryen X Veganların Firmalar Tarafından Kullanılıyor Olması

| Tarih:
Cuma, Ocak 14, 2022

 



Kullanılan kişiler durumun farkında mı değil yoksa kapitalist sistemin "aracı" olmayı mı kabul ettiler.


İfadem kapitalist sistemle başlayınca sistemi eleştirdiğim konusunda bir hava veriyor olabilir. Sistemle işim yok sadece vejetaryen yada veganların durumu fark etmemesini garipsiyorum. -bundan sonraki süreçte kullanılan kişileri VV olarak yazacağım.-

Haberlerde ünlü bir hamburger firmasının vegan/vejetaryen alanına yatırım yaptığını duyuyorum. İlk olarak vejetaryen menüsünün çıkışı, daha sonra %0 et içeriği olan (en çok bilinen menüsünün) vejetaryen versiyonunun çıkışı. Bu yatırımların tutması diğer firmalarında dikkatini çekiyor. Uzaktan baktığımızda hoş görünse de içine indiğimizde bir absürtlük yok mu?

VV'lerin gözünden bakacak olursak hayvan içerikli gıdalara karşılar. Hayvan haklarını savunuyorlar. Size firmaların hayvan içerikli gıdalar üretip yanında VV kitlesini çekmek için bu hamleleri yapması normal mi geliyor?

Genel üretimlerinin %99'unda hayvan içeriği var. VV ürünleri de üretti diye onları yemek doğru mu. Bana kalırsa değil. Yakın zamanda kız arkadaşımla gezerken bir markette ünlü bir çikolata markasının 50 tane çikolatasında süt ve süt ürünleri kullanırken sadece VV olan kişilerin dikkatini çekmek için %100 vejetaryen çikolata çıkarttığını gördük. Ne anladık bu işten? Adamlar işi fırsata çevirmiş. Her kesimin dikkatini çekip güzel paralar kazanıyorlar. Kimsenin parasında gözüm yok, hatta vejetaryen yada vegan da değilim. Ama kapitalizmin doruğu yaşanıyor ve buna VV kitlesinin "aaa ne kadar güzel", "böyle firmalar lazım bize işte!" gibi görüşlerinin olduğunu bilmek bana ilginç ve komik geliyor. -marka isimlerini oluşabilecek sorunlar yüzünden vermiyorum.-

X bir firma sadece vejetaryen - vegan ürünler üretse ozaman sisteme dahil olmuyor mu. Evet belki oda oluyor fakat eleştirim sisteme değil. Eleştirim sistemin bu kadar kolay tıkır tıkır işleyip, VV kitlesini resmen alaya almaları ve kitlenin farkında olmayışı. Ayrıca isteyen herkes kapitalist sisteme ayak uydurabilir bunda sorun yok. Adam sadece bunu üreteceğim demiş. Sorunsuz.

İkinci olayım; Bana göre vejetaryen ve veganların hatasıdır.

VV kitlesi için köfte, et, sucuk gibi şekillerde ürünlerin üretilmesi hatta reklamlarının "et tadına çok yakın" şeklinde olması kafa karıştırıcı. Kitlenin de bu propagandayı devam ettirmesi über hatta üp über bir hata. Kitle neden vejetaryen yada vegan olduğunu mu unuttu. Yada neden yaptıklarını bilmeden mi yapıyorlar? Sadece hayvan vb korumalar için olmadığını biliyorum bilimsel olarak tezlerde mevcut, tamam. Sağlığımız için doğal ürünlerin kullanılması yeterli. Bu açıdan bakarsak bile mantığa oturtamıyorum. Sağlıksız ve önemsiz olan yemeklerin şekline ve tadına benzetme aşkı neden? Bu kadar kopamıyorsanız ne gerek var?

Bir yandan et pişireyim. Bir yandan VV'lere özel menüler çıkartıp azıcık onlardan para kazanayım. Ohh VV olayım yalandan mekan açayım şappır şuppur benim yaptığım ürünlerin tipleri sucuk tadı da öyle benziyor. Buyrun mekanıma hoşgeldiniz!

Psikolojide Ufak Bir Manipülasyon

| Tarih:
Salı, Haziran 29, 2021

Psikolojik olarak yenilgiyi kabul etmek karşıdakine karşı "sen kazandın" demenin en ağır yoludur.
Hayatımızın her alanında sayısal olgular karşımıza çıksa da neticelendirme aşaması tamamen psikolojiden geçiyor. Ne kadar güçlü olursanız olun psikolojik olarak gelişmediğiniz sürece her an yenilgiyi tadacaksınız.

Yenilgi sadece kuvvetle, güçle olan bir durum değildir. Tam bu noktada psikolojinin gücünü görüyoruz.
Yenilseniz bile psikolojik olarak bu bildiriyi karşıya yapmadığınız sürece yenilmiş, kaybetmiş sayılmazsınız. Fakat ne yazik ki gözlemlerim, bu durumu kontrol edebilen sayısının çok az olduğunu gösteriyor.

İstediğiniz her alanı düşünebiliriz. İş yerinde yükselme savaşları, spor, oyun ne isterseniz. 
Yükselmek istiyorsunuz fakat rakipleriniz var ve bu sizin modunuzu gücünüzü düşürüyor. Böyle durumlarda çocuksal bilinç altınızı tamamen kapatın. Kariyeriniz kimin elindeyse ona karşı her zaman güçlü durun. Rakiplerinize karşı her zaman "düşmanını yakın tut" mottosuyla yaklaşın. Güçlü durabildiğinizde nasıl açıkların olacağını ve o zor zamanlarda neler yapabileceğinizi iyi göreceksiniz. 

Çok basit, oyunlarda bile görüyorum yenilmeye başlayınca karşı takımın görebileceği şekilde kendi arkadaşlarına hakaretler eden, ben iyiyim ama yanımdakiler kötü havasını rakibe taşıyan kişileri. İlla oyun olmak zorunda değil spor konularında da bu geçerli. Takım oyununu lider sıfatında olsanız bile hissettirmelisiniz. Bireysel olmayan oyun ve sporlarda kimse tek başına büyük işler yapamaz. Rakip sizin güçlü olduğunuzu ama arkadaşlarınızın kötü olmasını ne yapsın? Umrunda olur mu? Şahsen bu hale gelen bir rakip gördüğümde daha da büyük psikolojik savaş vererek ayrışmalarını sağlıyorum. Örneğin bu kişi bana veya yakınımda bunu hissettirirse onları iyice bölmek için o kişinin haklı olduğu mesajını verir ve iyice bölünmelerini sağlarım. Bu sayede sakin kalabilenlerde olayı çıkaran "lider" ile kavga etmeye başlayacaktır. Belkide kaybedecektim ama bu sayede kaybetme şansım çok daha düştü.

Aşırıya kaçan psikolojik savaş ve manipülasyonunda zararlarını göstermek istiyorum. Hitler ve arkadaşları yenilmelerine rağmen halka karşı çok büyük bir manipülasyon yürütüyorlardı. Alman halkı Rus tanklarının Berline girdiğini gördüğünde yenildiklerini yeni anlamışlardı. Abartı hale getirmekte bu tarz geri tepmelere sebep olabiliyor. Denge başarıya ulaştıracaktır.

Psikolojiyi en iyi yöneten olgu manipülasyondur. Odağı manipüle edeceksiniz. Oyun örneğinde verdiğim gibi. Lider olmak zayıf halka olmayacağı anlamına gelmez. Liderlerin gruba olan gücü çok daha kolay manipüle edilmesiyle büyük yıkımları getirebilir. Psikolojik olarak güçlü olun. Nelerin değişeceğini göreceksiniz. Birazcık baharat olarak HIRS koymayı unutmayın.

Keşke Keşke Keşke -Kendimi Sorguya Aldım

| Tarih:
Perşembe, Mart 18, 2021

Bundan 9-10 sene önce genç nesillerden biriydim. Takıntılı olduğum futbol oyunlarında kendi karakterimi yaratırken 18 yaşından büyük olduğum süreçlerde klüplerin bana olan ilgisinin azalacağını düşünerek kafamda ailem kimlik yaşımı büyük yazmış olabilir şeklinde hikayeler uydurarak 16-17 yaşlarını seçerek başlardım.

Gerçek hikayelerimizdeyse herkesin kafası karışmış. 100'den fazla yazımın içerisinde hayatı, koşulları, yaşamı eleştirmişimdir. Eleştirilerimden ders almamışım ki beni fazla ileriye taşıyamadılar. Belki eleştirilerden ders çıkaranlar olabilir. O yüzden eleştiri yazmaya devam. -eleştiri eleştiri eleştiri-

Her üç senede bir keşke şunu yapsaydım keşke şunda kalsaydım keşke şöyle gitseydim çizgisinden sıkılmaya başladım. Benim gibi binlerce eski, yeni genç yeteneklerimizin atlamadığı dal kalmamıştır. Kaç sene önceki keşkelerimden biride bir müzik aleti çalma hedefiydi ozaman param yoktu. Aslında vardı ama ona ayıracak param yoktu veya olmuyordu buda o keşkemin o anki hedeflerimde geride olduğunu gösterir. Ama üç sene sonra neden ben o hayalimi yapmadım diye düşünerek büyük bir KEŞKE'ye dönüştürdüm.

Yeni bir üç sene önceki keşkem de iş hayatımda oldu. Keşke ikinci üniversiteyi okumayıp askere gidip ozaman işe girseydim dedim. Bir şekilde işe girdik ama arkamızda bir keşke kaldı oda askerlik. Biliyorum ki seneye yada ilerleyen bir tarihte askerliğe bedelli olarak gittiğimde tekrar ilk keşkeme dönüp neden ozaman bedelsiz gitmedim, şimdi hayatımı şekillendirdiğimde bedelli parasını ödeyerek gittim keşke bilmem kaç bin tl yanıma kalsaydı diyeceğim. 

Sene 2010'lar belkide Türkiye'de çok fazla kişinin Kurgu nasıl yapılır? aramalarını yaptığı dönemlerde ben hem bölümü okuyordum hemde küçüklükten gelen -doğru keşke ataklarım- araştırmalarımla Adobe programlarını sular seller gibi öğrenmiş olduğum dönemlerde belki de Youtube'da ünlü olabilecekken bunu kovalamamış olmamda büyük bir keşkemdir.

Şuanki yeni keşkemde kripto paralar. Evet popüler oldu. Popüler olduğu dönemde geldim. Önceden bilmiyor muydum, biliyordum. Fakat çevremde bununla uğraşanlar yoktu. Araştırmadan sağdan soldan duyduklarımda hep sanki dolandırılacakmışım gibiydi. Belki de hala tam nirvana yapmamış olmasının sebebi insanların böyle düşünüyor olması olabilir. Kripto paralarda akıllı ve sakin olursanız kazanç yapma şansınız gerçekten var. Ama araştırmadan, bilgisizlikle girilmeyecek bir dünya. Yoksa sonu kötü olabilir. Girmemeniz daha iyide olabilir. Fakat kendime üç yıl önce bu işin içinde olsaydım keşke demeden durmayacağım.

Keşkelerimin özetine baktığımızda %99 hedefin para olduğunun farkında mısınız? Ben farkındayım ama bu benim aç gözlülüğüm veya başka aklınıza ne geliyorsa hiç biriyle alakasının olmadığını düşünün derim. Analiz sadece benim kaderim değil bütün içine aldığım gençliğin kaderi. Herkes bu yaşam düzeninden sıkıldı "mutluluğa" ulaşmak istiyor. Gerçekten işini düzgün yapan bütün Youtuberlara'da veya aklımıza gelebilecek her türlü fırsatı kovalayan bütün emektarlara saygım sonsuz. Altını çiziyorum emektarlara.

Keşke demediğim bir hikayem var. İstediğim gibi her şeyi yazabildiğim bu güzel siteyi kurmak. Devrik, rahat cümlelerle içimi dökmeyi özlemişim.

İşine Geldiği Gibi Korona

| Tarih:
Cumartesi, Ağustos 08, 2020
İnsanları eve kilitleyen, dükkanların kapanıp sokakların "kiralık" hale dönüşmesine neden olan Korona, işine geldiği gibi Korona'lanıyor.

Kilitli kalmak ihtişamlı bir mutluluk saçtı. Yorgunluğun atılmasıyla gelen ana menü 'yasalar' insanlığı kurtaran itici bir güç oldu.
KOD ADI: KÇÖ! Bu tatlı o kadar lezzetliydi ki sokağa çıkmadan da yaşamayı öğretti.
Sonra ne mi oldu; maske/sosyal mesafe/eldiven/kolonya/dezenfektan/sokağa çıkma yasağıyla boş gezen otobüsler, tuhafiyecisine kadar yerleri boydan boya kaplayan sosyal mesefa stickerları. Saniyelik öğrendiğimiz ateş ölçümleri.

Uzun süredir ne zaman Japonya gibi olacağız diye söylenip dururdum. Artık maske takınca bulaşıcı hastalıklı, iğrenç biri gibi değil de sağlık için takıldığını öğrenmiş olduk. 

İşine geldiği gibi korona bölümü tatlının güneş altında bozulmasıyla başladı. Yokuşlar, merdivenler hatta düz yollarda nefesi kesilen insanlarımız; "amaan başlarım maskesine de, koronasına da" diyerek başta saydığım herşeyi saniyelik işine geldiği gibi korona'ladı. Mağaza mağaza gezip "Korona diye birşey yok" diyen büyüklerimiz kasa kuyruklarında beklemeye gelemeyince kuyruğun sosyal mesafe kurallarına uygun bir şekilde uygulanması için etrafa bağırma eylemiyle meşgul oluyorlardı. Polis çağırırım o maske kapanacak!

Bir diğer sevdiğimse; Korona çıktığı an boşalan AVM görüntülerine "Korona sayesinde AVM'lerin ne kadar gereksiz olduğunu herkes gördü" yorumları yapıp bayram günü çoluğa çocuğa ne alacağız derdiyle kapılarında kuyruklar oluşturdular. Üç ay önce; bu kadar insan ölüyor dışarı adım atmam diyenlerin şuanda son tatil, son deniz düşüncesiyle vakaların artmasına sebep olduklarını gördük. Ne oldu da ne değişti? Sıkıntı mı, parasızlık mı, yaz ayının enerjisi mi. = Hepsi.

Yanlız burada ki dezenfektan bitmiş.
Şöhhyle doldur da koldan aşağıya bir ıslatalım kendimizi.
Siz cimri falan olabilir misiniz. Minnacık damlatıyhhyorda bu dezenfektan!
Bonus: Maskeni ters takmışsın.

Yakınlık/Uzaklık Duymak ≡ Reenkarnasyon İlgisi Olabilir Mi?

| Tarih:
Salı, Mayıs 19, 2020
Birçok kaynaktan bilgi paylaşımında bulunmadım. Sadece kendi kendime konuşmayı başarabildim.

Genetik kodlarımız, anlık davranışlarımız üzerinde etki ederek şuan ki konumumuza göz kırpıyor olabilir mi?
*genetik kodu açmam gerekirse fiziksel değil tam anlamıyla root hali.

Lise yıllarımda reenkarnasyona farklı açılardan bakmaya çalıştım. İnsanlar reenkarne muhabbetini duyduğu zaman "büyük biri" olduğu hakkında hayallere dalarak konuşmaya başlar. Mutlaka üst yönetim geçmişi vardır. En kötüsü Roma soylusudur. Biz bu açıdan çıkalım. Reenkarne gerçekten varsa ve bahsedeceklerim bu kadar basit olsaydı muhtemelen birçoğumuz üst kişi değildik.

Örneğin önünüze üç farklı meyve koyuldu. Sevdiğiniz olanı almanız tesadüf olmayacaktır. Peki ya neden o meyveyi seviyorsunuz? Örneğe aynı meyveler üzerinden farklı kişileri eklersek, seçilen meyvenin kişiye göre değişeceğini biliyoruz. Kodlarımız geçmiş-anlık zaman aralığına yardımcı oluyor olabilir mi.

Farklı konulara bakalım. Bir kişinin Fransayı çok sevdiğini ve özel hisleri olduğunu varsayalım.
*sevgi konusunu açmakta fayda var. Merak etmekten, gezme isteğinden çok daha öte bir sevgi olmalı. Sevgiden bağlılık yoluna gidercesine. Marşını öğrenmek isteyecek kadar. Belkide Fransaya gitmiş, oraya ait olmasa bile o kültürü içinde hissetmeye devam ediyordur. -kültür karmaşası değil-

Düşüncelerim anti tez tarafınada bakmama yardımcı oluyor. Birçok kişi Fransaya karşı bu tarz duygular hissedebilir. Kenya yada akla gelebilecek finansal açıdan düşük, sosyo-kültürel anlamda kapalı olan ülkelere karşı sevgi taşıyan kişi sayısı neden az? Elbette Kenya'ya karşı "sevgi" hisleri taşıyan birileri olacaktır, fakat güçlü olan ülkelere göre daha az olacaktır. Burada mantığımı devreye sokarak düşünüyorum. Düşük seviyede olan bir ülkeye karşı sevgi hisseden kişi sayısının fazla olmayacağı sonucuna varıyorum. Muhtemelen kodlarımız Kenya tecrübesini hatırlasa da, iyi anıları olmadığı için "sevgi" hislerini çokta aktif etmiyor olabilir.

Bahsettiğim duygular bu noktaya kadar sevgi ile ilgiliydi. Alanımızın konseptini değiştirelim. Çok yakın arkadaş olduklarımız ve dost olarak gördüklerimiz. Etrafımızda binlerce insan varken sınırlı sayıda seçtiğimiz kişileri neden seçiyoruz? Belki bu konuda biraz sevgi ile ilgili. Ancak meyve veya ülke örneklerinden farklı bir sevgi. Çok iyi bir örnek olacak; bazen tanıştığımız kişilere karşı ön yargımız olmadan çok samimi ve içten buluruz. Veya yüzlerce ünlü varken bazılarını takip etmeyi seçeriz. Kısacası yapılan minimal seçimlerin önceki yaşantımızla alakası olabilir. Konuşmamın hiçbir yerinde reenkarnasyonun olup olmadığını tartışmadım ancak böyle durum varsa yaptığımız seçimlerde kodlarımızın geçmiş tecrübelerini bizlerle paylaştığını düşünüyorum. Varsayım örneklerinin sonu yok, geri çekilme ve sessiz kalma tecrübelerini de yaşıyoruz. Örneğin bir kişi resime ilgi duyuyor fakat kendisini harekete geçirmiyor. Sergilere gidiyor, sosyal medyada çizerleri takip ediyor fakat iş "kişinin" yapmasına geldiğinde hep bir tıkanıklık yaşıyor. Burada geçmiş kodlarımızın yaşadığı kötü bir tecrübe bizi engelliyor olabilir mi? -tembellik muhabbetine girmeyelim tembellik örneğim değil-

Düşüncelerimi doğru bir şekilde nasıl aktarabilirim bilmiyorum ama yakınlık veya uzaklık duyduklarımıza karşı itici bir gücün olduğunu düşünüyorum. Elbette herşeyi öncesinde yaşamadık. Kodlarımız hala yeni tecrübeler kazanmaya devam ediyor.

Joker Filmi 'Abartılamıyor' Mu?

| Tarih:
Cuma, Ekim 25, 2019

Joker marvel yapımı bir film olsaydı, yorumcuların 'harikalar diyarına hoşgeldiniz' naraları attığını görüyor olacaktık. 
Büyük bir ilk gerçekleştirildi: DC & Warner Joker karakterinin özüne inerek iç dünyasını bizler ile buluşturdu. Diğer karakterler ne film ekibinin nede bizlerin -izleyicilerin- umrundaydı. Jokerin öfkesine, neler yapabileceğine odaklandık. Kodlar; Joker nasıl oluştu? Bu hale nasıl geldi? Sonuçları?

2020 yılının Şubat ayında Harley Quinn karakterinin baskın olduğu Birds Of Prey, 2021 yılında da Batman izleyici ile buluşacak. 

Joker filminin bir diğer çıkış amacıda karakterlerin Gotham City'de kendilerine yer edinmelerini sağlamak. Büyük bir başlangıcın ilki. Joker kendisine göre "pis" olan bir hayatın içerisinde yaşıyorken; bugüne kadar bizlere hep zengin, insanları kandırmayı ve öldürmeyi seven bir karakter olarak tanıtıldı. Todd Phillips herkesi ters köşeye düşürerek bütün tabuları yıktı. Ne kadar kötü bir aileye sahip olduğunu, kötü bir yaşam geçirdiğini ve hatta kapitalist sistemin içinde sıkışmış sesi duyulmayan biri olduğunu gösterdi. İzleyiciler bu filmden sonra kötü karakterler gerçekten kötü mü, yoksa sistemin yarattığı ortamdan ötürü kötü olmaya mecbur mu kaldılar sorusu ile karşı karşıya kalacak. Eh nihayetinde bunun sonucuna da izleyiciler karar verecek.

İzledikten sonra yaklaşık bir iki saat istemsizce kulak tırmalayan gülüşü yapmak istiyorsunuz.

Bold Kısım: Joker 'Abartılamıyor' çünkü kendisini usta marvel yazarı sanan birkaç lağım faresi hatta; McDonalds'da kolam buzlu olmasın bile diyemeyecek tipler tarafından güya "eleştiriliyor"

Altta vereceğim görseller birkaç kanıt. Gerisini Türkçe olarak söylemeye çalışacağım. Ha sanmayın ki göstermeye gerek var. Tamamen düştüğü durumu sergilemek temsili. Şaşırtıcı olan ise bu şahıs Iron Man, Fantastik dörtlü gibi ünlü "marvel" çizgi romanlarının senaristi.

Anlayamıyorum.

| Tarih:
Perşembe, Haziran 06, 2019

Yaşadıklarımı anlayamıyorum. Eğleniyorlar, birşeyler yapıyorlar. Bense geriye gidiyorum gibi. Yada acaba benim gibiler de mi geriye gidiyor? Kimsenin mutluluğunu, hayatını kıskanmadığıma eminim. İç geçirip keşke bende böyle olsaydım şunları yaşasaydım gibi etkinlikleri içimden geçirmiyorum. Fazladan okumak mı, büyüdükçe okumaya devam etmek mi zarar verdi anlayamıyorum. Reklamlar, hayatlar insanlar hep neşeli herkes memnun gibi görünüyor. Açıkcası ekonomiye, yaşıma, boş boş okumalarıma, hala askerlik yapmamış olmama, seçimlere, bakabileceğim herşeye baksamda olmuyor anlayamıyorum. Anlayanın da olduğunu sanmıyorum! reklamların, televizyonun hayatı kandırdığını bilmezmiş gibi konuşmuyor mu. Teknoloji iyiydi güzeldi de hayatın içine edip başka bir tarafından çıktı. Fotoğraf çekmenin bile verdiği mutluluk vardı. Çocukken zar zor çekerdik. Kartuşları fotoğrafçıya götüreceğiz de, çıktısını verecekler de, parıl parıl albümlere koyacağızda. Ha! Sen sanki çok mu gördün. Senin gençliğin de herkesin elinde Nokia 6600 vardı diyeceksin, evet oda doğru ama hiç değilse fastfood gibi hayatın içinde büyümedim zaten anlayamıyorsakta o yüzden heralde? (Heralde!!) Nedir yani hızlı yaşam, hızlı yaşam yemek ye, iç, yat, kalk sonra okula mı gidiyorsun işe mi gidiyorsun akşam bir iki saat anca vakit bulur oturursun arkadaşlarınla. Pat ailen arar tadını kaçırır. Var ya bu dünya'ya tek geleceksin aslında ama olmuyor işte onu çözmek mesele. (İyide ailem bana karışmıyor ki ben neden yazdım bunu) Birşey olur peşinden bütün aksilikler gelir seni bulur. Plan yaparsın o plan tarihine denk gelir herşey. Hayatın döngüsü bile fakiri daha fakir, zengini daha zengin yapıyor. Anarşistler bu noktada hata yapıyorlar olabilirler. Esmeyen rüzgarın bile hesabını sorabilirlerdi. Biraz daha kendi içimdeki sorgulamaları arttırır ve derinleşen muhabbete girersem muhtemelen hasta konseptimi başka boyutu taşıyıp deli konseptine bürüneceğim. ANLAYAMIYORUM diyip gitmek istiyorum.

Bütün Bilgisayar Tamircilerinin Aynı Olması

| Tarih:
Salı, Mayıs 07, 2019

Nereye gidersen git iyi bir sonuç alamayacağın mecra.

Şu güne kadar 5-6 kez bilgisayar tamircisiyle uğraşmışımdır. Net olarak söyleyebilirim ki hepsi aynı! Garanti servisi, mahalle tamircisi, küçük dükkanı, yetkili servisi hiçbiri mi şaşmaz?

İnsan bu kadar sorun yaşayınca kendi işimi kendim yapmalıyım mantığıyla yola çıkıyor. Bu yolda bilgisayarımı çok güzel bir şekilde topladım. Geçen haftaya kadar da herşey sorunsuzdu. Fakat lanet bölgedeki voltaj iniş-çıkışları yüzünden evdeki teknolojik aletler bozulmaya başladı. Masaüstü bilgisayarımda bu durumdan nasibini almadan bırakmadı bizleri. ALMAZ OLUR MU???

Bozulması en zor parçalardan biri 'anakart' nasıl durup dururken yanabilirsin ki. Ne overclock yapmışım ne de fanım yetersiz. Emek verip yapmışız seni. Güzel güzel toparlamışız hangi akla hizmet bozuluyorsun!! Garanti süreleri bitince dandik tamirciye vermeyeyim diye adını söylemek istemediğim ama kendilerini tanıdığımdan beri nefret ettiğim, kod adı HAYALET olan markanın franchising tadındaki yetkili bayisinden; bu sefer sorun yaşamayabilirim diye gitmemle en berbat sorunları yaşadım.

PC son kez kontrol edilir bilgiler tekrar tazelenir ve sorun düşünülür. Açılmayınca sandım ki PSU bozuldu. Dükkana girince sorunlarımı anlatıp PSU değişirsek bence sorun kalmaz dedim ve kontrol ettiğinde oda bu sonuca vararak PSU sipariş etti. Belkide benim gazımla siparişi verdi fakat sen oranın çalışanı değil misin, kontrol de ediyorsun daha ne? Akşam alırım diye verdiğim bilgisayar PSU'nun gelmesiyle çalışmayınca işin uzayacağının haberini vermiş oldu. Birde hafta sonu araya girmek istedi. Al sana tatil..

Acele ettirince işlemci arıza yapmış denildi ve güya işlemci getirttiler. Ama bana işlemciyi söylerken anakart model isimleri söylüyor ve sanki ben bilgisayar mühendisiymişim gibi modeli söylediği an yorum yapmam beklendi. Hadiii diyelim kötü niyeti yoktu. Anakart mı bozuk, işlemci mi bir karar verin. Dışarıda beni şaşkınlığa düşürüp bilgisayarınıza uyumlu 675TL'ye bir model bulduk deniliyor. Bende sorgulamıyorum ki bana uygun birşey mi. Alıyorlar, tamam diyorum.

Anlık sinir patlama kısımı.

KARDEŞİM BEN ÖZÜRLÜMÜYDÜM DE BİLGİSAYARI TOPLARKEN USB 3.0 DESTEKLİ KASA ALIYORUM. SEN GİDİP MİLATTAN ÖNCE KALMIŞ 2.0 PORT DESTEKLİ ANAKART TAKIYORSUN....!

Biliyorum pahallı model alalım dediğinizde birçok kullanıcı almıyor ama sen sordun mu paran var mı yok mu, yada bak böyle düşük kalacak kabul ediyor musun diye. Nereden biliyorsun kabul etmeyeceğimi. Hadi ben sorunu çözemesem de az çok anlıyorum. Anlamayan kimlerin hakkına girdiniz siz?

Bomba bölüm: Birçok arama ve görüşmeden 9-10 gün sonra herşey çözüme kavuşuyor ama bomba bir şekilde. PSU + İşlemci durumu > Anakart değişimi ve bana ait olan PSU'nun onarımıyla sonuçlanıyor. Hani PSU bozuktu sipariş etmiştin, işlemci bozuktu anakart getirdin?? Bilgisayarın 3.0 Portu var. İyi bileşenleri var çoğu parça MSI. Hepsi özenle 'black edition' olarak alınmış ve arkadaşımız gelip bu bilgisayarı rezil etmiş. Hep birlikte alkışlıyoruz braavoo.

Bitti mi? HAYIR! Bir haftadır işlerim kalmış sinirle bilgisayarı almak zorunda kalıyorum. Tabi o ara İstanbulda değilim, babamı arayıp almasını rica ediyorum oda kırmayıp alıyor fakat adamlara "vereceğiniz başka parça var mı?" sorusunu sormasına rağmen karşılık olarak "hayır" cevabını alıyor. Sabah geldiğimde gördüğümse 300TL değerindeki NOCTUA markası arka petek fanımın olmaması. Yahu siz manyak mısınız? Sabah dükkana gidiyorum başlıyorum aynı sinirimi orada da çıkartmaya. Herşeyi anlatıyorum. Dandik takılan anakarttan, fanın nerede olduğuna kadar. Aldığım tek cevap "bilmiyorum ki", "valla bilmiyorum ki", "biz bakmıştık, biz bilmiyorum ki."

Utanmazlar, anlamıyoruz biz salakmışız gibi fanın da üzerine yatmışlar. Bende hata. En sonda olsa PSU değişecekken aniden onaralım sonucunu duyunca iyice delirip o gün akşamı olay yapmam lazımdı. Kendimi tutuyorum patladığımda çok fazla kalp kırıyorum diye. Gerçekten çok yazık her geçen gün PC işleriyle ilgili birşey yapmadığım için çok üzülüyorum. Kimlerin, nelerin haklarını yemişlerdir. (Ortam gerildikten 1-2 saat sonra fanımı bulup beni arıyorlar.)

Sinir etti deve kuşu gibi yürüyerek; BİLMİYORUMMMM Kİ VALLA BİLMİYORUMMM Kİ.

Yarım yamalak kalan bilgisayar ve PC'den soğumamla sonuçlandı. Dava açsan dert, kavga etmesen dert. Bıktırdı, bıktırdı.

Kültür Hakkında Değerlendirmeler.

| Tarih:
Cumartesi, Nisan 20, 2019

Bireyin gündelik yaşamını etkileyen ve doğanın bize sundukları dışında kalan herşey kültürdür. Gelenek ve göreneklerimizle devamlı, sürelilik halinde bize geçmişten günümüze kalan bir mirastır. Bundan dolayı her insanın birer kültürel varlık olduğunu düşünüyorum. Hareketlerimiz, iletişimimiz, davranışlarımız kültürümüzü pozitif yada negatif bir şekilde ortaya koymaktadır. Zıtlıklar sonucu ortaya çıkan tartışmaların azaltılabilmesi içinde kuram adında bir kavram ortaya çıkmıştır.

İnsanlık uzun süredir yerleşik hayata geçmiş olsa da, bizler kültürümüzü hala göç ettiriyoruz. Peki bu kadar kültürün bir arada bulunması ne kadar doğru? İyi olduğunu düşünmüyorum, dengede tutmak lazım. Çok fazla sesin en sonunda ayrılıklığa iteceğini ve gruplaşmayı sağlayacağını düşünüyorum. Belki çok fazla düşünce, iyi fikir ve zihnimiz birçok kültür koduna açık olacak ama gruplaşmalar meydana gelecektir. Tabi sadece kendi fanusumuzdan oluşan bir ortamı yaratmakta çok doğru değil. Bu sefer kendi kendimize konuşup cevapladığımız bir ortam yaratmış oluruz. Kültürleri anlarken iyi bir topluma yada yüksek bir kültüre sahip olmak yeterli olmayabilir. Danimarkalı bir kadının Amerika'ya olan gezisi esnasında restoranta girdiğinde, çocuğu içeride kötü havaya maruz kalmasın diye gözüyle görebileceği dışarda bir noktada bıraktığını, sonucunda da Amerikan halkının polise şikayet etmesiyle konsolosluk devreye girmese çocuğunu kaybedecek duruma geldiği haberlerde uzun süre konuşulmuştu. Kültürü anlamak ve yorumlamak tamamıyla bizim isteğimiz ve kendimizi geliştirmemize bağlıdır. İstekli olmalıyız.

Öznelerarasılık kendimize ait olan herşeyi yansıtan bir kavram, kültürlerarasılıkta bizim dışımızda kalan herşeyi yansıtan bir kavramdır. İki kavramda ortak noktada kesişirler. Bu kesişmeyi iyi yorumlayan, kültürleri kodlayan bireyde işi çözmüştür diyebiliriz. Ancak kültürleri bu kadar kavramak ve zıtlıkları anlamak kolay değildir. Aşırı muhafazakar yada solcu bir ortamda veya ailede yetişmişsek bize ait olmayan kodların anlaşılması her zaman zordur. Zaten çok gelişmemiş toplumlarda "ben" ve "öteki" şeklinde ayırdığımızda insanlar tarafından bireyci yada bencil olarak adlandırılırız. Halbuki ben ve öteki şeklinde yorumlayabiliyorsak "akılcı" davranmışızdır. Öteki kavramının terazisi iyi yapılmalı, ötekileştirmeye başlarsa bencil oluruz. Dikkatli olunmalı.

Birçok farklı kültürün bir arada olması çeşitlilik olarak nitelendirilir. Ama bu çeşitlilik kötü sonuçlarda doğurabiliyor. Çok eski bir tarihte Beyoğlunda Avrupalılar tarafından düzenlenen resim sergisinde 'içki' içildiği için başka bir kültür tarafından saldırıya maruz kalmış ve ölümden dönmüşlerdir. Tabi her zaman kötü sonuçları olmak zorunda değil. Yakın zamanda Yeni Zelanda'da gerçekleşen terör saldırısından sonra bölgede nöbet tutan kadın polisin müslümanlara karşı sembolik olarak "sizi anlıyorum" diyebilmek için kafasını kapattığını görüyoruz. Olay tamamen kişilerin kendilerini geliştirip kültürleri kodlayabilmesine bağlı.

Kültürler içinde ayrıca "çokkültürlülük" ve "alt kültür" de bulunmaktadır. En büyük örneği Osmanlı imparatorluğu diyebilirim. Belkide bu kadar bölgeye hükmetmesi ve dağılma sürecide aniden olması kavramlara bağlı olabilir. Çokkültürlülük bir toplum içinde ikiden fazla kültürün bir arada bulunmasıdır. Osmanlıdan devam edelim; aynı milletten olmayan müslümanların yada hristianların birbiriyle yaşaması gibi. Hatta uyum içerisine girerlerse destek olup asimile olmalarını da engellerler. Ama bu kadar ayrı halde olmak bir süre sonra gruplaştırmaları arttırır ve dağılma alt kültürü oluşturur.

Sömüren ülkelere baktığımda (Fransa, İspanya, İtalya, İngiltere gibi.) kendi kültürlerini zorla empoze ederek baskıcı tutumda bulunuyorlar. Belkide doğru olan budur bilemiyorum. Her ne kadar insanlık adına doğru görünmese de yayılmacı politika açısından işleyişi düzgün. Hatta ülkeler eğer güçlü ve sağlam bir topluma sahipse sömürüyü bıraktığında etkisi devam ediyor. Fransanın; Cezayir, Tunus, Fas gibi yerlerde hala etkin sömürü yaptığını düşünmüyorum. Ancak güçlü oldukları için bu ülkeler hala Fransızca öğrenmek ve oralara gitmek istiyor. (Zaten Fransada ne kadar Fransız kaldı ki?) Aynı şeyi Rusya tarafları içinde söyleyebilirim. Bugün Türkemenistan, Kırgızistan, Azerbaycan hala Rus kültürünü takip edip Rusça öğrenmek istiyor. İşin temelinde güçlü kültüre sahip olmak yatıyor gibi. Ne çok baskıcı olmak doğru nede çok imtiyaz vermek.

[Random Post] Telefon Bağımlılığı / Neden Youtuber Olmak İstiyoruz?

| Tarih:
Perşembe, Mart 21, 2019

Bazılarının şöyle dediğini duyarsınız; "Gençlerin elinde telefon, tıktıktık basıyorlar beyinleri boş oldu artık. Sadece onlarda değil aileleri de böyle."

İnsanlar neden telefona yada internete gömülüyor? Aradığımız ulaşmak istediğimiz ve hatta olmak istediğimiz herşey çok yakın gibi görünen kocaman bir uzaklıkta işte orada duruyor. Açılan yeni sosyal platformlar, uygulamalar bizleri başka bir hevese doğru götürürken hem yönetiyor hemde hayatımızı şekillendirmemize yardımcı oluyor. -yada biz öyle sanıyoruz- Düşündürücü bir bilgi: Facebook döneminin başlangıcında akraba ilişkilerinin arttığını fark ettiniz mi. O dönemde 'akraba' kısımına aile bireylerimizi ekler ve hatta dostlarımızıda koyardık. Bekletilen akraba istekleri tepkiyle karşılanırdı. Akraba ilişkileri eski yüzyıllardaki gibi mi oluyor derken -kinaayeee- Instagram insanları 'elit' bir hale soktu. Yersen! Bu dönemde meşhur yemek paylaşım furyasının çıktığını da unutmamak lazım. Aynı süreç içerisinde insanların özel hayatlarını daha fazla paylaşmasıyla, konum bildirimlerini paylaştıklarınıda görüyoruz.

Neden internete gömüldüğümüzü sorgularken, yeni çıkan herşeyi ne kadar hızlı sömürüp tükettiğimizide görüyorum. Çılgın gibi 'vine' çeken akım ne oldu? -hani şu belirli saniye içerisinde kendimizi yada olayları yorumladığımız yer- Sömürülen araçlar bir sonrakine değişim ve yenilik sağlayarak yol açıyor. İşte bu noktada diyoruz ki eskiden bu imkanların hiçbiri yoktu. Sadece etrafımızdan duyduklarımızla, bildiklerimizle geçiniyorduk. Benden önceki nesil daha iyi bilir ama bende kıyısından köşesinden yetişmiş biri olarak söyleyeyim 10-15 sene önce bilgilere ulaşırken bile ansiklopedilere bakardık. Hey gidi gazetelerin hediyeler vermek için kapıştığı dönemler. En son bir gazete delirip araba hediyesi vermişti de ondan sonra altından kalkamadılar.

Bu noktada herkesin görebileceği milyonlarca farklı düşünce ve fikirler çıkmaya başladı. -1.5tl ile gün geçirmek konu başlığına sahip youtube videoları kadar dahice değil tabiki- Hislerimize yakın kişiler arıyoruz. Hissettiğimiz bu müthiş benzer duygulara sahip kişiler bizim ortağımız oluyor ve onların birer takipçisi belkide özentisi + bağımlısı oluyoruz. Ve bunların hepsi ellerimizin altındaki telefon yada siz ne demek isterseniz işte oradalar. Bana kalırsa bağımlı yaşamak bir hata. Önemli olan gördüklerimizle beraber bizimde birşeyler yapabiliyor olma çabamız. Hangimiz yapıyoruz dersek kendimide örnek vereyim, yapmıyoruz. Zaten o baktıklarımız, takip ettiklerimiz ve hatta olmak istediğimiz şey ne ise onlarda bu 'ne yapıyoruz' olgusunu başarabilenler.

~
Eskiden herkes ünlülere laf söyler içten içe ünlü olmak isterdi. Yattığı yerden para kazanıyor iki oyuna çıkıp milyonları götürüyor! Bir dönemde de çocuk kitlesi iddia bahisleri çıkmadan önce futbolun 'futbol' olduğu yıllarda futbolcu olmak için hayatlarını feda ederdi. (bahislerden sonrası)

Son dönemde de meşhur Youtuber kelimesi hepimizin zihnine yerleşti. Değişmeyen tek şey çoğumuzun onlara laf diyerek 'içten içe' Youtuber olmak istemesi. Çünkü o kadar iğrenç bir düzen yaratmışız ki bu düzenden ne kurtulabiliyoruz nede birşey yapabiliyoruz. Elimiz kolumuz bağlı. Fakat Youtuber olarak görülen kitle herkesin gözünde rahat yaşam süren, havadan para kazanan, tatil günü bol, istediği saatte uyanan bir kitle. Bu yüzden imreniyoruz. "Havadan para kazanmak" dışındaki tüm sözlere katılıyorum. Ne söylerseniz söyleyin kimse parayı havadan kazanamıyor. Zeka seviyesi düşük hareketlerde yapsa süreç, kurgulama, işin alt metni yani senaryosu ve bunu sunmak bir emektir. Tabi bir madencinin veya uzağa gitmeye gerek yok asgari ücretle çalışan kadar bir emek var mı? Yok. Daha uzun süre çalışıp saatlerce kurgu yapıp kafa patlatsa bile yok. Ama emek var. Yeterliliği sorgulanabilir. Konudan çokta uzaklaşmadan neden Youtuber olmak istiyoruz? sorusuna cevap aramaya devam edelim. Yaratılan tek düzeylilik insanları bıktırdı. Kimse sabah 8:00 Akşam 18-19:00'lara kadar çalışmak istemiyor. Artık yaşamak istiyoruz, gezmek istiyoruz, araştırmak, bilmek, dokunmak, adımızdan bahsedilmesini ve herşeye ulaşmak istiyoruz! Nasıl güzel yukarıda bahsettiğim "internet" ile bütünleşti fark ettiniz mi. Dünyanın teknolojik olarak gelişimi, insanların kültürlenmesi, tüketim bakışının değişmesi, ekonomik sorunlar, yaşam koşulları birbirine kenetlenmiş büyük bir olgu olmaya başladı ve herşeyi değiştirmek istiyoruz. Aradan sıyrılabilenler ya Youtuber oluyor yada bundan 10 sene sonra hiç düşünmediğimiz başka birşey adına istediğinizi dersiniz. -neden her Youtuber ya aptal saptal davranıp kitle toplamak zorunda yada özel hayatını paylaşıp kendisini etiket etmek durumunda kalıyor? bunlar olmadan tutulmaz mı, elbette tutulur ama bir potansiyel sayısı oluyor. yani asla aşamayacağı bir nokta var ondan sonrası için iki maddeden birisini yapmak zorunda kalmış, acaba diyorum sanal dünya, internet ortamı yada biraz daha daraltalım youtube ortamınada mı istemeden de olsa yavaş yavaş yazılı olmayan kurallar koyuyoruz. ne kadar çok düşünecek şey var-

Evlilik Manifestom -1

| Tarih:
Çarşamba, Şubat 06, 2019

Evlilikten beklentiniz, hayatınıza kattığınız kişiyle en iyi yerlere gelebilmek mi, yoksa arkanızı toplatacak keyfiniz istediğinde konuşacak birini bulmak mı. Şüphesiz ki manifestomu hazırlarken yaşadığım tüm olaylar ve etkilerden uzaklaşmadan yazıyorum.

Dikkat: Okuduklarınız sizi etkileyebilir. Yazılan tüm içerikler KavunPann tarafından yazılmış olup tamamıyla onun fikirlerini kapsamaktadır.

Sevgili bulma sürecinden evliliğin en üst noktasına kadar insanların dikkat etmesi gereken kurallar vardır. Örneğin bir kişi cinsel ilişki yaşamamış sevgili istiyorsa aynı davranışı kendisi de sergilemelidir. Yada hergün sağda solda gezip tozan bir eş istemiyorsa oda bu kurallar içerisinde yaşayıp adil olmalıdır. Fakat insanların anlaşmadan, tanışmadan, tecrübe yaşamadan gerçek sevdiğini bulamayacağı da bir gerçek. Bu yüzden sevgili edinmeden gerçek sevgiliyi bulmakta imkansız olacaktır.

Sevgili olduğumuz süreçte; O kişi gerçekten gelecekteki eşimiz mi olacak, yoksa bir tecrübe sürecimi? Bilemediğimiz için davranışlarımıza dikkat etmeliyiz şeklinde düşünenlerdenim. Yani sevgilim var ve onunla her istediğimi yaparım, koptuğu yerden de kopar demek yerine dikkatli bir ilişki yaşamalıyım ve sonucunda kimse zarar görmemeli demeliyim. [1] Tecrübe insanların hayatlarını tamamıyla değiştirebilecek çok yararlı bir yapı. Yaşadıklarımı yaşamasaydım, ders almasaydım şuanda da aynı hataları yaparak başka olaylara sebep olabilirdim.Yaşayarak dayanmayı, güçlü olmayı da öğrendim.

Her zaman sevgilimle yada eşimle* olmak isteyen bir o kadar da bensizken çekemeyecek yapıdayım. Birçok insanında bu hazda olup gerek sosyo-kültürel yapısından, başlangıçtaki hatalarından, gerekse kaybetme korkusundan ötürü duygularını bastırdıklarını düşünüyorum. Sizce insanların sevgili yada evlilik süreçlerinde karşı cinsden başka bir bireye ihtiyacı var mıdır? -ailesi dışında- Yoktur. Ne iş konusunda ne de yaşam konusunda. -bundan sonra söyleyeceklerimi sevgili olarak değil, eşim olarak diyeceğim ne de olsa evlilik manifestomu yazıyorum- eşimin başka bir erkekle muhabbet etmesini, harekette bulunmasını istemem. Düşününce bile rahatsız olurum. Orada olmayacağım ve eşim başka bir erkekle öğlen iş arasında karşılıklı bakışarak muhabbet edecek, espiriler yapacak ve samimi dakikalar geçirip akşam eve gelecek. Bakıldığında çok yobaz bir düşünce ama uygulamada dikkat edildiğinde "gerçek". Açıklamak istiyorum: Çalışamassın demedikçe, günlük yaşamına 'erkek konusu dışında' kıskançlık yapılmadığı sürece, mutlu etmek için herşey deneniyorsa, ve erkek başka kadınlarla muhabbet etmiyor aynı ölçüde kendisini sınırlıyorsa bunun neresi yobazlıktır? Yani diyebilirizki; Erkek ve kız tarafı da karşı cinsden başka kimseyle hareket halinde değil ve iki tarafta bunu aynı şekilde baskı olmadan uyguluyor. Bu konuda gerçekten onlara yobaz mı deriz yoksa olması gereken gibi davranıyorlar mı.

Eşimin başka erkeklerle muhabbet edip bütün gününü geçirdiği, akşamda bana bütün sinirini döktüğü yada dökmüyorsa da 3-4 saat muhabbet edip, yatıp ertesi güne uyandığı robotikleşmiş yaşamı çekmek için mi evleniyoruz. Ben ne bunun için evlenmek isterim ne de sizin bunun için evlenmenizi tavsiye ederim. Gerçek evlilik -ki burada manifestonun en derin kısımına geçtiniz- eşlerin birbirlerine hem aile, hem dost, hem sevgili, hem eş, hem arkadaş aklınıza gelebilecek her türlü ilişki içerisinde oldukları kurum olmalıdır. İnsanlar bu saçma yaşam döngüsü yüzünden birbirlerini tanımadan evlenmek için evlenerek sonrasında "ıııııııııııı birbirimizi tanımadık yaa" konuşmasına giriyorlar. Başka bir sebebi yok.

Birey ve eşi karşılıklı olarak birbirlerini en üst yere taşıyarak mutlu bir hayatı seçmelidir. Hiçbir şekilde gocunmadan eşimin masajını da yapabilirim, yemeğinide yapabilirim, her konuda elimden gelen herşeyi yapmalıyım. Bu da evliliğin zirve yaptığı noktadır. Unutmamakta fayda var herşey karşılıklıdır fakat işi yobaz evliliğe sürmeyin. Ben eşimi eve kapatırım başka biriyle konuşturmam. Kendim sokağa çıkar istediğimi yaparım magandacılığı değil. O yüzden yapılabilecek en iyi şey beraber aynı işlere girerek hayatın tamamını beraberce geçirmektir. Biliyorumki her insan bunları kaldıramaz, yada kabullenemez. Bu noktada manifestomun doğru olduğu tamamıyla ortaya çıkıyor çünkü dünyayı o hale getirdik ki sanki evlenmek zorunluymuş gibi yaşıyoruz. Nasıl ki herkes futbolcu olamıyorsa, şarkıcı olamıyorsa veya x işini yapamıyorsa, herkes de evlenebilecek yapıya sahip olmak zorunda değil.

Kim bilir insanın boşluğa düştüğü her an ikinci bir manifestonun doğmasına sebep olabilir.

[1] Zarar fiziksel veya tek taraflı olmak zorunda değil. Gelecekte eşiniz olmayacak kişiyle yaptığınız üst düzey ilişki hareketleri hem sizin gerçekten olacak eşinize karşı bir hatanız, hemde onun gelecekteki kişiye karşı yaptığı bir hata olabilir.

Avrupa Tarihi: Antik Yunanistan Ve Roma Hakkında Özet

| Tarih:
Pazartesi, Aralık 17, 2018

Antik Yunanistan: Kronolojik açıdan baktığımızda Antik Yunanistan MÖ.800-MS.300 yıllarını kapsamaktadır. Çok fazla yazılı metin bırakmış olmaları Roma ve Yunanistan kültürünü geleceğe taşımıştır. Ancak başka bir açıdan baktığımızda Roma'nın çok güçlü bir imparatorluk olması da Yunan kültürünün devam etmesini sağlamıştır. Eğer Roma güçsüz olup bir çok ülkeye hükmetmeseydi belkide bugünki Yunan kültüründen bile haberimiz olmayacaktı.

Sistematik düşünce ve felsefe Yunanlılar sayesinde oluşmuştur. Felsefe, demokrasi, tarih, politika sadece sözcük olarak değil aynı zamanda yapısal olarakta hayatımıza Yunanlılar sayesinde geçmiştir. Dünya'ya birçok şey katmış olsalar da kendi aralarında çok ayrıydılar. -dil konusunda bile.- Örneğin: Sparta'lılar gibi. Genede ortak bir noktada birbirlerine bağlanıyorlardı. Her kavga, dövüş; Olimpiyatlar, spor ve etkinliklerle tekrar düzeliyordu. Hellas milliyetçiliği sayesinde hemen kenetleniyorlardı da diyebiliriz.

Batıya doğru yönelip daha iyi kaynaklara sahip olabilmek için keşifler yaptılar ve yeni madenler buldular. Bu kadar iyi topraklara sahip olmalarına rağmen daha basit ve sade bir hayat yaşıyorlardı. Durumu iyi olan toprak sahiplerinin bile küçük toprakları vardı. Çok fazla, az nüfustan oluşan kolonileri bulunuyordu. Bu yüzden birçok tarihçi onları havuzun etrafında gezen karıncalara benzetmektedir. Koloni halinde olmaları ve sade yaşam tarzları kendi aralarındaki bağı güçlendirip, örgütlenmelerini ve alt gruplara ayrılmalarını kolaylaştırıyordu.

Bugün bile çoğu ülkenin doğru şekilde yapamadığı politikayı onlar, o dönemlerde kendi meclislerinde yapıyorlardı. Madenleri arttıkça silahları güçleniyor savaşların şekli değişiyordu. -Eğitimli düzenli orduların kurulması gibi.- Persliler ile iki kez büyük savaşa girdiler. İki savaşı da Antik Yunanlılar kazandı. -Para karşılığında Persli tarafında savaşan Yunanlılar da bulunuyordu.- Zorlu savaşlardan sonra belkide Yunanistan en iyi dönemine geçiyor gibi görünse de Pers savaşlarında hissedilen çekişme Atinalılar Vs Spartalılar savaşlarının olmasına sebep oldu. Sonuç: Gerçek kaybeden Yunanistandı.

Bu döneme kadar hızla yükselmelerinin, gelişmelerinin en büyük nedeni olarak kölelik sistemine tamamıyla inanmış olmalarını gösterebiliriz. Kölelik sistemine o kadar çok inanıyorlardı ki ne karşı çıkan vardı ne de bu durumu sorgulayan. Vatandaşlar herşeyin tanrı tarafından verildiğini ve böyle olması gerektiğine inanıyorlardı. Başka bir neden olarakta refah durumlarının çok iyi olmasından ötürü olduğunu söyleyebiliriz. Mesela Norveçte yaşayan bir kişinin verdiği yaşam mücadelesiyle Yunanistanda yaşayan bir filozofun verdiği mücadele aynı değildi. Onlar Akdeniz ikliminde yaşayan rahat hayat süren bir topluluktular. Belkide çok fazla oturup düşünecek vakitleri olduğu için felsefe Yunanistandan çıkmıştır. Olayları kaydetmek için birçok topluluk gibi sadece yıllık tutmadılar. Aynı zamanda şiir, tarih yazıları gibi denemelerde yaparak her alanda geliştiler. Yarattıkları edebiyat ortamında kendilerini en tepeye, merkeze yerleştirdiler. Sanat eğlencenin ötesindeydi. Şairler öğretmen gibiydiler. Edebiyatlarıyla Avrupayı şekillendirdikleri gibi, trajedileriyle festivallere öncülük ediyorlardı. Yaşadıkları dönemlerde bile Atina'da 10Bin kişinin izleyebileceği tiyatro alanlarının olduğu biliniyor.

Madenlerine bakacak olursak; Yüksek kaliteli taş ve hammaddelerine sahip olmaları hem ülke içerisinde hemde diploması yönünden işlerini kolaylaştırıyordu.

[Random Post] 'Değişen Fiyatlar, Telefon Ekran Koruyucusu, Lakerda Ve Dahası.

| Tarih:
Perşembe, Kasım 22, 2018
Günlük olarak araştırdığım, karşıma çıkan, duyduğum, aklıma takılan ve daha birçok olayın paylaşımını 'Random Post' altında yapmaya karar verdim. Bundan sonra kafaları karıştıracak herşey burada!




Telefon sadece aramaya yarar demiyorsanız ve hayatınızın bir parçasıysa siz siz olun ekran koruyucusu olarak fiyatları 5-20TL arasında gezen tek yararı çantanızda, cebinizde dururken çizilmesini engellemek olan dandik koruyucuları takmayın.

İlk defa telefonumu yere düşürerek ekranını parçaladım ve o günden beri telefonumdan soğudum. İşkenceye dönüştü. Ekran kırılmalarında bildiğiniz üzere garanti dışı kalırlar ve genelde kendi garantileri yüksek fiyat ister. Bende isim yapmış başka bir telefoncuya ekranı yaptırdım. Yaptırmaz olaydım telefon mundar hale geldi.

Yaklaşık dört hafta sonra ekranda mavi lekeler çıktı. Fakat iyi niyetli olduklarını düşünerek ekranı yaptırdıktan sonra bana verdikleri garantiyle tekrar götürdüm. İkinci defa yaptıklarında telefonun titreşimi bozuldu, hoparlör kısımına hiç değinmiyorum bile. Ona verilen zararı kim yaptı o bile belli değil, en ufak bir test etme çabasında olmadıkları için.

İki kere sorun yaşayınca kendim bile şüphe ettim kıytırık bir telefoncuya mı verdim diye, yani dükkanın içerisinde ekmek kuyruğu gibi sıra olan bu işletme de nasıl olur da böyle sorunlu tamir edilir anlayamadım. Ucuz falanda değiller. Pişman mıyım? Sonuna kadar.. Fakat telefoncu da yaptırdığıma değil hepimizin yaptığı gibi bu kadar para harcayıp ekranı korumak için yaptığım cimrilikten ötürü pişmanım. 15TL'lik ekran koruyucuyu utanmadan taktığıma pişmanım. Reklam yapmak istemiyorum bu yüzden birkaç tane marka önereyim: TTec, Buff, Spigen. Belki bu markalardan takıp telefonu düşürdüğünüzde 100-150TL paranız çöpe gidecek gibi hissediyorsunuz ama o ekran değişimi sonrasında çekeceğiniz dertler ve harcadığınız para yanında hiç kalacak emin olabilirsiniz.


Lakerda; Özellikle palamut gibi birçok balık türünü istediğiniz her mevsimde yiyebilmeniz için ömrünü uzatmak adına yapılan saklama işlemidir. İşlemin yapılabilmesi için balık dış yağları, sinirleri ve pullarından tamamen ayrılıp bolca suyla yıkanmalıdır.

Balığın ayrıştırma işlemi bittikten sonra kaya tuzuyla -normal tuzla değil- salamura edilerek saklanması gerekir. (Balıklar tek tek tuzlanmış yağlı kağıtlara sarılarakta bekletilebilir.) Bekletme ortalama 20 gün sürer.

*Balığı pullarından iyice ayrıştırmak için diş fırçası kullanabilirsiniz.
*Genelde yuvarlak şekilde kesilerek saklanma yöntemi tercih edilir.

Lakerda yenmeden önce: Sıklıkla yapılan hatalardan biri de salamura edildikten sonra direkt olarak yenmesidir. Yiyeceğiniz miktarda çıkarttığınız lakerda'yı su dolu bir kaba koyarak 2-3 saat bekletip tuzlarından ayrışmasıyla daha lezzetli bir hale getirebilirsiniz.

****

Hayatınız Elinizde Olsun.

| Tarih:
Çarşamba, Ağustos 15, 2018

Yirmili yaşlardan sonra hayatın üzerinize geldiğini fark ettiğinizde pişman olmamanız için bu yaşlara kadar kendinize tecrübe, deneyim katarak yaşayın. Bense bu şekilde yaşamayıp hatayı yapanlardanım. Eğitim hayatına daha fazla önem verip nasıl olsa okul için ailemden harçlık alır öyle yaşarım diyordum ama o yaşlarda insan düşünemiyor ki, acaba büyüdükçe sıkıntılar oluşacak mı diye.

Lise dönemi bir daha mı geleceğiz hayata diyerek insan dışı şekilde hayatınızı yaşayın. Aldığınız tüm parayı harcayın gezin, tozun. -hata yapmadan!- Ne zamanki liseniz biter yazın üniversite sınavlarına girersiniz işte o yaz mutlaka ne iş olursa olsun bütün yaz çalışın. Tecrübeniz olsun, sigortanız bir kere girilmiş olsun ve hayatın tam olarak size karşı nasıl gelişeceğini görün. Ne yazikki hiç çalışmadım. Elime geçen parayla şımarıklık yaptım, sağa sola harcadım üniversiteye geçtim. Ama 22 yaşımda gördüm ki ben gerçekten hatalıyım. Hayat üstünüze geliyor ve artık bunu yapmalıyım diyemiyorsunuz çünkü ekonomik ve tecrübe olarak ailenize bağımlı bir sülüğe dönüşmüşsünüz.

Yabancı ülkedeki adamlar işi biliyor çocuk ergenliğini tamamladığında ailesi yavaştan hadi çocuğum işe gir kafasına bürünüyor.

Eve geliyorum: Evdekiler ailem olabilir ama ailem oldukları için hatasız insanlar değiller. Bir şeye sinirleniyorum, atar yapıyorum, dertleniyorum sonunda uzatmamam lazım çünkü ekonomik olarak hala onlara bağımlıyım diyorum. Aykut elmas gibi vine moduna girmeden -ağğğğ aptal ailem beni neden doğurdunuz nefret ediyorum sizden gibi değil- Oluyor gerçekten böyle oluyor. Kültürünüz, gelişiminiz çok farklı ilerliyor. Aileniz okumuşta olsa çok kültürlüde olsa farklı yetişiyorsunuz. Uyuşamadığınız konular oluyor, ehh ekonomik olarak bağlılığı bildikleri içinde üzerinize daha çok titriyorlar. (Herşey para mı? Tabiki değil ama bunu sorabiliyorsanız size yaşayacaklarınızla görmenizi bekleyelim diyorum.)

22 yaşından sonra çok sıkıntı yaşamaya başladım. İçinizden yeter gerçekten çekip gidesim var diyorsunuz ama bu sözler içinizde patlayıp atomlarına ayrılıp kayboluyor. Benim yaptığım hatayı yapmayın. Hani para alma utançlığından bahsetmiyorum kafasal uyuşmamak tamamıyla. 24 yaşına geldim, ikinci üniversitemi okuyorum hala ekonomik olarak onlara bağlıyım kendi hayatımı kuramadığım için çok pişmanım. Sağa dönüyorum şunu yapsam diyorum ama para yok nasıl yapacaksın ki, sola dönüyorsun başarmak istediğin şeyler oluyor imkan yok. Bir olay olsa hala ailene bağlısın. Yatıyorsun gece kafanda bir ton aile para okul eğitim karmaşası. Bitse ne yapacağız. 

Samimi olarak söylüyorum ben bu hatayı yaptım belki istediğim ne varsa aldılar, kültürsüz insanlar değillerdi ama bu böylede olsa uyuşamadığımız, çekemediğim o kadar konu oluyor ki. Sizinde olacak. Gerçekten tam olarak göğsünüze büyük bir ağırlık oturmuşcasına ağrı veriyor. Birde bunun ailenizin sizin yanınızda olmadığı versiyonu var belki benim kadar şanslı bile olmayabilirsiniz. Yani aldığınız kararlara saygı duymayan ve istediklerini yaptırmak için zorlayan aile türü, ozaman hayat sizin için zindan olabilir. Hiç kimsenin ailesi düşmanı değildir hatta sizi anlayabilecek en yakın kişilerde ailenizdir fakat aile olmak demek çocuklarının üzerinde her türlü egemenliği kuracakları anlamına gelmez. Evet hayat sadece para demekte değildir bende sizlere gidin milyarlar kazanın demiyorum, hoşunuza giden en iyi işi yapın ve kendinize tecrübe katın.