Image Slider

Pokémon Dedektif Pikachu / 2019 (Azıcık Spoiler İçerebilir.)

| Tarih:
Pazartesi, Mayıs 13, 2019



Pokemon ile büyüyen 1990~1997 neslini çekmeyi başaran film. 2004 yılından sonra Türkiyede vizyona girmiş bir Pokemon filmi (veya animasyon) hatırlamıyorum. Büyük hasretimize Warner Bros son vererek hepimizi Pokemon için sinema salonlarına davet etti.

Dedektiflik hikayesi ile ilk kez karşımıza çıkan Pokemon evreni artık tamamıyla insanlarla iç içe yaşamaktadır. Ryme şehrinin ünlü, özel dedektifi Harry Goodman gizemli bir şekilde ortadan kaybolur ve oğlu Tim olayı çözmek için babasının rolünü üstlenir. Dedektif arkadaşlarının oğlu Tim'e ulaşıp bilgi vermesiyle Tim babasının yaşadığı eve gelir. Bu esnada babasının ortağı yani Dedektif Pikachu ile karşılaşarak yeni maceralara atılır.

Çok büyük bir Pokemon sever olup bütün serileri bilmeyenlerdenim. Hala takip ederim ürünlerini satın alırım ama ilk 3 nesil dışındakilere alışamıyorum, sevemiyorum. Kendi tanıdıklarımdan yola çıkarak (ooo bizde dedektif olduk.) söylüyorum ki aslında 90 neslinden kimse yeni nesil Pokemonları sevmiyor. Yapımcılar da bunu fark etmiş olmalı ki çoğunlukla 1. nesil Pokemonlardan oluşan evren yaratılmış. Bulbasaur, Lickitung, Jigglypuff, Eevee, Psyduck, Mr.Mime, Mewtwo ilk akla gelenler. İzlerken ilk nesil Pokemonları görünce çok mutlu oldum. 8-10 yaşlarıma dönüp tasoları üst üste vurduğumuz dönemlere gidip geldim. (hastalıktan geberirken bile nintendo color alacağım anne, Pokemon oynamak istiyorum beni götürrr dönemimde olabilir.) Kısaca: Dedektif Pikachu gişe rekorları kırarsa muhtemelen bizim gibi olanlar sayesinde olacaktır!!

Hikaye olarak fazla sarmadı. Vasat diyemem ama; İnanmıyorum bunu nasıl düşünmüşler diyemedim. Mr.Mime sahnesi hariç. Çok iyi tasarlanmış insanı kitleyen bir sahneydi. Filmi izlemeyecekseniz bile internetten bakın.

İnsanlar ikiye ayrılmış şekilde bazıları aynı animedeki gibi Liglerde kullanıp savaştırıyor, bazılarıysa Pokemonların savaşmasına karşı olup insanlarla iyi bir şekilde yaşaması gerektiğini düşünüyor. İyi düşünülmüş. (sanki evcil hayvanlarımız Pokemonlarmışta, kötü insanlar hayvan dövüşleri yapıyor diğerleri de hayvan haklarını savunuyor hissiyatı gibi. Böyle düşününce gereksiz oldu sanki. Şimdi de basit geldi.) Acaba diyorum Pokemon anime filmlerine diss mi atıyor. Oradaki savaşlar çok toz pembeyken Dedektif Pikachu'da darkside gibi. (kendi kendine diss???)

2000'li yıllarda Pokemonun bizleri ağlatacak kadar iyi animasyon filmleri çıkıyordu. Ama bu filmde başka açıdan bakılmaya, 90'lı nesile selam verilmeye, Pokemon hala ölmedi ayakta duruyor unutmaya başladınız hadi yeni çıkarttığımız Dedektif Pikachu kartlarından satın alın dercesine göz kırpıyor.


Sahne tasarımları ve Pokemonların animasyonlarına 10/10 veriyorum. Pokemonların hiçbiri sırıtmamış keşke Bulbasaur daha çok görünseydi. Sadece Gengar'ın yüz tipini çok benzetemedim daha iyi yapılabilirdi.

Kötü kötü kötü: Karakterler istedikleri her yere şart ne olursa olsun girebiliyorlar. Terk edilmiş yer olsun, kapatılmış gizli bölge olsun. NE OLURSA OLSUN!! Bu kadar da olmaz yani biri de çıkıp dur kardeşim nereye falan desin. Hadi girsin gene ama azıcık zorlansınlar. Telleri keserler, çatıdan bacadan atlarlar ama gireceklerse girerler, bu kadar da olmaz. Yanlız telleri kesip girdikleri sahnede binaya yukarıdan girerlerken çok iyi kamera açısı verilmişti. O açıyı casus filmlerinde bile göremessiniz. Dikkatli izleyin kamera oyuncuyla birlikte bizim açımızdan dönüyor. Değişik tasarlanmış iddialı kamera hareketlerini seviyorum.

Bir taş attım pencereye tık dedi: Torterra ve Pikachu sahnesinin basitliği. Ormanda koştuklarını sanarlarken birden kendilerini Torterra'nın sırtında buluyorlar. Burada sorun yok ama aşağıya düşüşleri ve kaçışları esnasında tek bir çizik bile almamaları ve ufacık bir taşın Pikachu'ya çarpmasıyla Pikachu'nun anında EX olması aşıırıı derecede basitti. (sen git Charizard ile savaş, Pokemon dünyasının en sevilen Pokemonu ol ama göğsüne mıcır taşı çarpsın ve nakavt ol.)

Hikaye sıradanlıktan çıkartılıp daha fazla Pokemon odaklı, daha çok Pokemon'un olduğu bir hale getirilebilirdi. Kötü adamların sahnesindeki Eevee'nin evrim geçirmesi yeterli gelmedi. Yada Psyduck'un o patlayan özel yeteneği. Tabi bunun ayarını tutturmakta zor. İstediklerimi yapsalar belki bu seferde animedeki gibi Lig savaşlarının olduğu Pokemon dövüşlerine dönebilirdi.

En azından şunu gördük artık öyle bir çağa geldik ki istenirse Pokemon tekrar nasıl geri dönebilirmiş. Nintendo + GameFreak ve Warner abime söylüyorum bir tanede iddialı kavgalı dövüşlü Pokemon filmi çıkartın bakın gişeler nasıl patlıyor.



Ek değil Ekstra: Son dönemlerde başrollerin siyahi olmasını fark ettiniz mi? En son çıkan Spiderman animasyon filminden beri sayıları hızla artıyor. Acaba Hollywood içerisinde siyahi effect mi başladı?


Bu olayıda yazıyı yazarken gördüm ve çok üzüldüm. Kalmış mıdır bilmiyorum. Bazı cinemaximum salonlarında 10'lu yeni Pokemon kartleri hediye olarak verilmiş. Tabi gittiğim salonda yoktu, İstanbulda çok az var daha çok doğu illerimizi seçmişler. Oralarda oturuyorsanız hala vaktiniz olabilir bakın derim. ( Detay İçin: TIK )


Senaryonun vasatlığı, Pokemonların iyi tasarlanışı, Gengarın Blastoise'i yenmesi (nihahah) ve tabiki çok fazla şey yapılabilecekken yapılmamasından ötürü sana puanım 10/6 !!
Mewtwo'yla ilgili gerçeklere inanamayacaksınız. Kendimi çok zor tutuyorum.
Psyduck? Psyduck?
???????????????????????

Bütün Bilgisayar Tamircilerinin Aynı Olması

| Tarih:
Salı, Mayıs 07, 2019

Nereye gidersen git iyi bir sonuç alamayacağın mecra.

Şu güne kadar 5-6 kez bilgisayar tamircisiyle uğraşmışımdır. Net olarak söyleyebilirim ki hepsi aynı! Garanti servisi, mahalle tamircisi, küçük dükkanı, yetkili servisi hiçbiri mi şaşmaz?

İnsan bu kadar sorun yaşayınca kendi işimi kendim yapmalıyım mantığıyla yola çıkıyor. Bu yolda bilgisayarımı çok güzel bir şekilde topladım. Geçen haftaya kadar da herşey sorunsuzdu. Fakat lanet bölgedeki voltaj iniş-çıkışları yüzünden evdeki teknolojik aletler bozulmaya başladı. Masaüstü bilgisayarımda bu durumdan nasibini almadan bırakmadı bizleri. ALMAZ OLUR MU???

Bozulması en zor parçalardan biri 'anakart' nasıl durup dururken yanabilirsin ki. Ne overclock yapmışım ne de fanım yetersiz. Emek verip yapmışız seni. Güzel güzel toparlamışız hangi akla hizmet bozuluyorsun!! Garanti süreleri bitince dandik tamirciye vermeyeyim diye adını söylemek istemediğim ama kendilerini tanıdığımdan beri nefret ettiğim, kod adı HAYALET olan markanın franchising tadındaki yetkili bayisinden; bu sefer sorun yaşamayabilirim diye gitmemle en berbat sorunları yaşadım.

PC son kez kontrol edilir bilgiler tekrar tazelenir ve sorun düşünülür. Açılmayınca sandım ki PSU bozuldu. Dükkana girince sorunlarımı anlatıp PSU değişirsek bence sorun kalmaz dedim ve kontrol ettiğinde oda bu sonuca vararak PSU sipariş etti. Belkide benim gazımla siparişi verdi fakat sen oranın çalışanı değil misin, kontrol de ediyorsun daha ne? Akşam alırım diye verdiğim bilgisayar PSU'nun gelmesiyle çalışmayınca işin uzayacağının haberini vermiş oldu. Birde hafta sonu araya girmek istedi. Al sana tatil..

Acele ettirince işlemci arıza yapmış denildi ve güya işlemci getirttiler. Ama bana işlemciyi söylerken anakart model isimleri söylüyor ve sanki ben bilgisayar mühendisiymişim gibi modeli söylediği an yorum yapmam beklendi. Hadiii diyelim kötü niyeti yoktu. Anakart mı bozuk, işlemci mi bir karar verin. Dışarıda beni şaşkınlığa düşürüp bilgisayarınıza uyumlu 675TL'ye bir model bulduk deniliyor. Bende sorgulamıyorum ki bana uygun birşey mi. Alıyorlar, tamam diyorum.

Anlık sinir patlama kısımı.

KARDEŞİM BEN ÖZÜRLÜMÜYDÜM DE BİLGİSAYARI TOPLARKEN USB 3.0 DESTEKLİ KASA ALIYORUM. SEN GİDİP MİLATTAN ÖNCE KALMIŞ 2.0 PORT DESTEKLİ ANAKART TAKIYORSUN....!

Biliyorum pahallı model alalım dediğinizde birçok kullanıcı almıyor ama sen sordun mu paran var mı yok mu, yada bak böyle düşük kalacak kabul ediyor musun diye. Nereden biliyorsun kabul etmeyeceğimi. Hadi ben sorunu çözemesem de az çok anlıyorum. Anlamayan kimlerin hakkına girdiniz siz?

Bomba bölüm: Birçok arama ve görüşmeden 9-10 gün sonra herşey çözüme kavuşuyor ama bomba bir şekilde. PSU + İşlemci durumu > Anakart değişimi ve bana ait olan PSU'nun onarımıyla sonuçlanıyor. Hani PSU bozuktu sipariş etmiştin, işlemci bozuktu anakart getirdin?? Bilgisayarın 3.0 Portu var. İyi bileşenleri var çoğu parça MSI. Hepsi özenle 'black edition' olarak alınmış ve arkadaşımız gelip bu bilgisayarı rezil etmiş. Hep birlikte alkışlıyoruz braavoo.

Bitti mi? HAYIR! Bir haftadır işlerim kalmış sinirle bilgisayarı almak zorunda kalıyorum. Tabi o ara İstanbulda değilim, babamı arayıp almasını rica ediyorum oda kırmayıp alıyor fakat adamlara "vereceğiniz başka parça var mı?" sorusunu sormasına rağmen karşılık olarak "hayır" cevabını alıyor. Sabah geldiğimde gördüğümse 300TL değerindeki NOCTUA markası arka petek fanımın olmaması. Yahu siz manyak mısınız? Sabah dükkana gidiyorum başlıyorum aynı sinirimi orada da çıkartmaya. Herşeyi anlatıyorum. Dandik takılan anakarttan, fanın nerede olduğuna kadar. Aldığım tek cevap "bilmiyorum ki", "valla bilmiyorum ki", "biz bakmıştık, biz bilmiyorum ki."

Utanmazlar, anlamıyoruz biz salakmışız gibi fanın da üzerine yatmışlar. Bende hata. En sonda olsa PSU değişecekken aniden onaralım sonucunu duyunca iyice delirip o gün akşamı olay yapmam lazımdı. Kendimi tutuyorum patladığımda çok fazla kalp kırıyorum diye. Gerçekten çok yazık her geçen gün PC işleriyle ilgili birşey yapmadığım için çok üzülüyorum. Kimlerin, nelerin haklarını yemişlerdir. (Ortam gerildikten 1-2 saat sonra fanımı bulup beni arıyorlar.)

Sinir etti deve kuşu gibi yürüyerek; BİLMİYORUMMMM Kİ VALLA BİLMİYORUMMM Kİ.

Yarım yamalak kalan bilgisayar ve PC'den soğumamla sonuçlandı. Dava açsan dert, kavga etmesen dert. Bıktırdı, bıktırdı.

Kültür Hakkında Değerlendirmeler.

| Tarih:
Cumartesi, Nisan 20, 2019

Bireyin gündelik yaşamını etkileyen ve doğanın bize sundukları dışında kalan herşey kültürdür. Gelenek ve göreneklerimizle devamlı, sürelilik halinde bize geçmişten günümüze kalan bir mirastır. Bundan dolayı her insanın birer kültürel varlık olduğunu düşünüyorum. Hareketlerimiz, iletişimimiz, davranışlarımız kültürümüzü pozitif yada negatif bir şekilde ortaya koymaktadır. Zıtlıklar sonucu ortaya çıkan tartışmaların azaltılabilmesi içinde kuram adında bir kavram ortaya çıkmıştır.

İnsanlık uzun süredir yerleşik hayata geçmiş olsa da, bizler kültürümüzü hala göç ettiriyoruz. Peki bu kadar kültürün bir arada bulunması ne kadar doğru? İyi olduğunu düşünmüyorum, dengede tutmak lazım. Çok fazla sesin en sonunda ayrılıklığa iteceğini ve gruplaşmayı sağlayacağını düşünüyorum. Belki çok fazla düşünce, iyi fikir ve zihnimiz birçok kültür koduna açık olacak ama gruplaşmalar meydana gelecektir. Tabi sadece kendi fanusumuzdan oluşan bir ortamı yaratmakta çok doğru değil. Bu sefer kendi kendimize konuşup cevapladığımız bir ortam yaratmış oluruz. Kültürleri anlarken iyi bir topluma yada yüksek bir kültüre sahip olmak yeterli olmayabilir. Danimarkalı bir kadının Amerika'ya olan gezisi esnasında restoranta girdiğinde, çocuğu içeride kötü havaya maruz kalmasın diye gözüyle görebileceği dışarda bir noktada bıraktığını, sonucunda da Amerikan halkının polise şikayet etmesiyle konsolosluk devreye girmese çocuğunu kaybedecek duruma geldiği haberlerde uzun süre konuşulmuştu. Kültürü anlamak ve yorumlamak tamamıyla bizim isteğimiz ve kendimizi geliştirmemize bağlıdır. İstekli olmalıyız.

Öznelerarasılık kendimize ait olan herşeyi yansıtan bir kavram, kültürlerarasılıkta bizim dışımızda kalan herşeyi yansıtan bir kavramdır. İki kavramda ortak noktada kesişirler. Bu kesişmeyi iyi yorumlayan, kültürleri kodlayan bireyde işi çözmüştür diyebiliriz. Ancak kültürleri bu kadar kavramak ve zıtlıkları anlamak kolay değildir. Aşırı muhafazakar yada solcu bir ortamda veya ailede yetişmişsek bize ait olmayan kodların anlaşılması her zaman zordur. Zaten çok gelişmemiş toplumlarda "ben" ve "öteki" şeklinde ayırdığımızda insanlar tarafından bireyci yada bencil olarak adlandırılırız. Halbuki ben ve öteki şeklinde yorumlayabiliyorsak "akılcı" davranmışızdır. Öteki kavramının terazisi iyi yapılmalı, ötekileştirmeye başlarsa bencil oluruz. Dikkatli olunmalı.

Birçok farklı kültürün bir arada olması çeşitlilik olarak nitelendirilir. Ama bu çeşitlilik kötü sonuçlarda doğurabiliyor. Çok eski bir tarihte Beyoğlunda Avrupalılar tarafından düzenlenen resim sergisinde 'içki' içildiği için başka bir kültür tarafından saldırıya maruz kalmış ve ölümden dönmüşlerdir. Tabi her zaman kötü sonuçları olmak zorunda değil. Yakın zamanda Yeni Zelanda'da gerçekleşen terör saldırısından sonra bölgede nöbet tutan kadın polisin müslümanlara karşı sembolik olarak "sizi anlıyorum" diyebilmek için kafasını kapattığını görüyoruz. Olay tamamen kişilerin kendilerini geliştirip kültürleri kodlayabilmesine bağlı.

Kültürler içinde ayrıca "çokkültürlülük" ve "alt kültür" de bulunmaktadır. En büyük örneği Osmanlı imparatorluğu diyebilirim. Belkide bu kadar bölgeye hükmetmesi ve dağılma sürecide aniden olması kavramlara bağlı olabilir. Çokkültürlülük bir toplum içinde ikiden fazla kültürün bir arada bulunmasıdır. Osmanlıdan devam edelim; aynı milletten olmayan müslümanların yada hristianların birbiriyle yaşaması gibi. Hatta uyum içerisine girerlerse destek olup asimile olmalarını da engellerler. Ama bu kadar ayrı halde olmak bir süre sonra gruplaştırmaları arttırır ve dağılma alt kültürü oluşturur.

Sömüren ülkelere baktığımda (Fransa, İspanya, İtalya, İngiltere gibi.) kendi kültürlerini zorla empoze ederek baskıcı tutumda bulunuyorlar. Belkide doğru olan budur bilemiyorum. Her ne kadar insanlık adına doğru görünmese de yayılmacı politika açısından işleyişi düzgün. Hatta ülkeler eğer güçlü ve sağlam bir topluma sahipse sömürüyü bıraktığında etkisi devam ediyor. Fransanın; Cezayir, Tunus, Fas gibi yerlerde hala etkin sömürü yaptığını düşünmüyorum. Ancak güçlü oldukları için bu ülkeler hala Fransızca öğrenmek ve oralara gitmek istiyor. (Zaten Fransada ne kadar Fransız kaldı ki?) Aynı şeyi Rusya tarafları içinde söyleyebilirim. Bugün Türkemenistan, Kırgızistan, Azerbaycan hala Rus kültürünü takip edip Rusça öğrenmek istiyor. İşin temelinde güçlü kültüre sahip olmak yatıyor gibi. Ne çok baskıcı olmak doğru nede çok imtiyaz vermek.

Hasta: 3

| Tarih:
Cumartesi, Nisan 06, 2019

Düz yolda bile insanların geriye gittiğini düşünürken; Düz yol sonuçta ileride gidersin geride diyebiliyorum. Çok fazlada düşünmemek lazım aslında. Nasılsa düşünülmeden genç neslin bütün duygusunu sömüren basın ve kitap gibi iki büyük mecra var. Düz değil mi sonuçta? Yeni duygular yaşamak isteyen bir yere, eskiyi isteyende geriyi seçecektir. Ama yazdığım bu minik kağıtta geriye gittiğimde tekrar sayfanın başına geliyorum.

Bir saniye...
Gerçekten bir saniye dediğimde insanların kafasında zamansal bir süreç mi geçer yada bir saniye kavramı neden duruma göre değişkenlik gösteren bir zaman dilimidir. Bir saniye üstümü değiştirmem gerek dediğimde onun saniye değil dakika olduğunu hissettirebiliyorum, tabi daha sonrasında bana suratlarını devirerek bakıyorlar çünkü burada kıyafetlerimizi değiştirmeyi biz seçmiyoruz yani buradaki bir saniye "aslında" yok. Peki ya olsaydı dakika'ya varan bir süreç mi olurdu işte onu hala kararlaştıramadık. Bunu doktoruma söylediğimde bence senin buradan çıkman gerek bizimse tedavi olmamız dedi. Hala temizlenmeyen bu yerlerde beni tekrar tekrar deli ediyor.

Boşver kafanı bunlarla doldurma ne gerek var sanki.
Ben üzerimi değiştirip geleyim.
Eskiden kalma alışkanlıklarım işte. Gerçekten uzun süredir seni dinleyemedim ama o karşı odada ki sevmediğim tipler kapımızı dinlemeyi bırakırlarsa seni dinlemek istiyorum. En sevdiğin içeceği yürümeyi sevdiğin yerleri değişmeden önce bahsettiğin tüm sokakları.

Günaydın;
Sonunda anlayabildin.

Sayın doktorum ve bana gelen tüm ziyaretçilerim bu konuşmayı yapıyorum -bana söylenenleri yerine getirmeliyim, bir numaralı kural asla unutma! sadece deliler hasta olduklarını kabul etmezler- Yanlız oldum çünkü bu benim hatamdı. Sosyalleşmeyi seçtim sayın doktorum. Beni düzelten sizlere teşekkürlerimi iletmek istiyorum. -bu noktada ilaçların işe yaradığı bilinecek ve benim gibi olan bütün hastalarda asla buradan kurtulamayacaklar- Fakat bu çiçeği neden yediğim hakkında en ufak bilgim yok.

Bir dakika ben mektup mu yazıyorum yoksa doktorumla mı konuşuyorum,
*Bir saniye?

Random Post:2 Telefon Bağımlılığı / Neden Youtuber Olmak İstiyoruz?

| Tarih:
Perşembe, Mart 21, 2019

Bazılarının şöyle dediğini duyarsınız; "Gençlerin elinde telefon, tıktıktık basıyorlar beyinleri boş oldu artık. Sadece onlarda değil aileleri de böyle."

İnsanlar neden telefona yada internete gömülüyor? Aradığımız ulaşmak istediğimiz ve hatta olmak istediğimiz herşey çok yakın gibi görünen kocaman bir uzaklıkta işte orada duruyor. Açılan yeni sosyal platformlar, uygulamalar bizleri başka bir hevese doğru götürürken hem yönetiyor hemde hayatımızı şekillendirmemize yardımcı oluyor. -yada biz öyle sanıyoruz- Düşündürücü bir bilgi: Facebook döneminin başlangıcında akraba ilişkilerinin arttığını fark ettiniz mi. O dönemde 'akraba' kısımına aile bireylerimizi ekler ve hatta dostlarımızıda koyardık. Bekletilen akraba istekleri tepkiyle karşılanırdı. Akraba ilişkileri eski yüzyıllardaki gibi mi oluyor derken -kinaayeee- Instagram insanları 'elit' bir hale soktu. Yersen! Bu dönemde meşhur yemek paylaşım furyasının çıktığını da unutmamak lazım. Aynı süreç içerisinde insanların özel hayatlarını daha fazla paylaşmasıyla, konum bildirimlerini paylaştıklarınıda görüyoruz.

Neden internete gömüldüğümüzü sorgularken, yeni çıkan herşeyi ne kadar hızlı sömürüp tükettiğimizide görüyorum. Çılgın gibi 'vine' çeken akım ne oldu? -hani şu belirli saniye içerisinde kendimizi yada olayları yorumladığımız yer- Sömürülen araçlar bir sonrakine değişim ve yenilik sağlayarak yol açıyor. İşte bu noktada diyoruz ki eskiden bu imkanların hiçbiri yoktu. Sadece etrafımızdan duyduklarımızla, bildiklerimizle geçiniyorduk. Benden önceki nesil daha iyi bilir ama bende kıyısından köşesinden yetişmiş biri olarak söyleyeyim 10-15 sene önce bilgilere ulaşırken bile ansiklopedilere bakardık. Hey gidi gazetelerin hediyeler vermek için kapıştığı dönemler. En son bir gazete delirip araba hediyesi vermişti de ondan sonra altından kalkamadılar.

Bu noktada herkesin görebileceği milyonlarca farklı düşünce ve fikirler çıkmaya başladı. -1.5tl ile gün geçirmek konu başlığına sahip youtube videoları kadar dahice değil tabiki- Hislerimize yakın kişiler arıyoruz. Hissettiğimiz bu müthiş benzer duygulara sahip kişiler bizim ortağımız oluyor ve onların birer takipçisi belkide özentisi + bağımlısı oluyoruz. Ve bunların hepsi ellerimizin altındaki telefon yada siz ne demek isterseniz işte oradalar. Bana kalırsa bağımlı yaşamak bir hata. Önemli olan gördüklerimizle beraber bizimde birşeyler yapabiliyor olma çabamız. Hangimiz yapıyoruz dersek kendimide örnek vereyim, yapmıyoruz. Zaten o baktıklarımız, takip ettiklerimiz ve hatta olmak istediğimiz şey ne ise onlarda bu 'ne yapıyoruz' olgusunu başarabilenler.

~
Eskiden herkes ünlülere laf söyler içten içe ünlü olmak isterdi. Yattığı yerden para kazanıyor iki oyuna çıkıp milyonları götürüyor! Bir dönemde de çocuk kitlesi iddia bahisleri çıkmadan önce futbolun 'futbol' olduğu yıllarda futbolcu olmak için hayatlarını feda ederdi. (bahislerden sonrası)

Son dönemde de meşhur Youtuber kelimesi hepimizin zihnine yerleşti. Değişmeyen tek şey çoğumuzun onlara laf diyerek 'içten içe' Youtuber olmak istemesi. Çünkü o kadar iğrenç bir düzen yaratmışız ki bu düzenden ne kurtulabiliyoruz nede birşey yapabiliyoruz. Elimiz kolumuz bağlı. Fakat Youtuber olarak görülen kitle herkesin gözünde rahat yaşam süren, havadan para kazanan, tatil günü bol, istediği saatte uyanan bir kitle. Bu yüzden imreniyoruz. "Havadan para kazanmak" dışındaki tüm sözlere katılıyorum. Ne söylerseniz söyleyin kimse parayı havadan kazanamıyor. Zeka seviyesi düşük hareketlerde yapsa süreç, kurgulama, işin alt metni yani senaryosu ve bunu sunmak bir emektir. Tabi bir madencinin veya uzağa gitmeye gerek yok asgari ücretle çalışan kadar bir emek var mı? Yok. Daha uzun süre çalışıp saatlerce kurgu yapıp kafa patlatsa bile yok. Ama emek var. Yeterliliği sorgulanabilir. Konudan çokta uzaklaşmadan neden Youtuber olmak istiyoruz? sorusuna cevap aramaya devam edelim. Yaratılan tek düzeylilik insanları bıktırdı. Kimse sabah 8:00 Akşam 18-19:00'lara kadar çalışmak istemiyor. Artık yaşamak istiyoruz, gezmek istiyoruz, araştırmak, bilmek, dokunmak, adımızdan bahsedilmesini ve herşeye ulaşmak istiyoruz! Nasıl güzel yukarıda bahsettiğim "internet" ile bütünleşti fark ettiniz mi. Dünyanın teknolojik olarak gelişimi, insanların kültürlenmesi, tüketim bakışının değişmesi, ekonomik sorunlar, yaşam koşulları birbirine kenetlenmiş büyük bir olgu olmaya başladı ve herşeyi değiştirmek istiyoruz. Aradan sıyrılabilenler ya Youtuber oluyor yada bundan 10 sene sonra hiç düşünmediğimiz başka birşey adına istediğinizi dersiniz. -neden her Youtuber ya aptal saptal davranıp kitle toplamak zorunda yada özel hayatını paylaşıp kendisini etiket etmek durumunda kalıyor? bunlar olmadan tutulmaz mı, elbette tutulur ama bir potansiyel sayısı oluyor. yani asla aşamayacağı bir nokta var ondan sonrası için iki maddeden birisini yapmak zorunda kalmış, acaba diyorum sanal dünya, internet ortamı yada biraz daha daraltalım youtube ortamınada mı istemeden de olsa yavaş yavaş yazılı olmayan kurallar koyuyoruz. ne kadar çok düşünecek şey var-