Image Slider

Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat - Şemsettin Sami

| Tarih:
Perşembe, Temmuz 14, 2016

Dini tarafının çok olabileceğini düşünmeden hiçbir önyargı olmaksızın aldığım kitapta gerçekten sıfır sorun yaşayarak 2 günde bitirdim. Bu kadar hızlı okuduğum kitap sayısı son dönemde yoktu, bilmiyorum ben size neresinden başlayıp anlatayım?

Karbon kitaplar yayınevininkini çok beğendim. Dil mükemmel kullanılmış, döneminin en iyi romanları arasında. Bize iki gencin aşkı anlatılmakta. Ama o aşk ne aşktır yani! En başta aşkla değil sanki ailelerin muhabbetiyle geçecekmiş gibi düşündürürken aniden Talatın annesinin hikayesi kesiliyor, Talat & Fitnat ikilisinin hayatlarına kapı açıyoruz. Dil'de yer yer eski Türkçe kullanılsa da tatlı bir hava katıyor. Okurken kendi kendime "Nen var güzelim?" falan demeye başladım. Yoksa "ah neyleyeyim ben sensiz hayatı" mı diyelim? Çok tatlı kullanmış Şemsettin abimiz dilini.

Aşklarına gelince öyle zorlu bir aşkki.. Osmanlı döneminde kadınların olduğu konumu katmassak birde her ailenin farklı olduğu yapısı var biliyorsunuz. Bu yüzden kadınlar istedikleri gibi erkeklerle evlenemiyorlar. Zaten arap kültüründen gelen erkeklerin manavdan meyve seçer gibi kadın seçmeside o dönemde meşhur ve normal sayılıyordu. Hatta erkekler aramıyor, sokakta büyük kadınlar tanıdığı küçük kızlar için erkekler, zengin kocalar buluyorlardı. Ben kitabı alırken aslında bu kadar aşk ile ilgili olduğunu bilmiyordum. Konusunda beni çeken şey Osmanlı dönemindeki kadın erkek ilişkisi ve oradaki hayattı. Biraz onun tadını merak ederken kendimi talat ve fitnatın aşkı içerisinde buldum. Pişman olmadım! Onların aşklarını okurken hayatın ne kadar değiştiğini teknolojiyi ne kadar sevsekte acaba bunlar mı bizleri bu hale getirdi demekten alıkoyamadım. Üzüldüğüm şeylerde oldu. Kadınların gerçekten market ürünü gibi insanlarca seçilircesine ordan oraya savrulmasını mı göreyim, okullarda okutulmamasını mı, yaşları on beş olduğunda ev hapsine kadar giden zorla evde tutma durumlarına mı üzüleyim bilemedim.. Çünkü o dönem aileler özellikle babalar kızlarının başına bir iş gelir diye düşünüyorlar. Aslında bunun altında başına iş gelir değilde gönlünü bir erkeğe kaptırırda saçmalar diye korkuyorlar. Amanın, komşular ne der! Sanki onların aklı yokmuş gibi.. Ayrıca bu kitap o dönemde bazı devlet kurumlarında haftalık olarak istanbulda yayınlanmış. Yani insanlar devletten ben bu haftaki sayını okumak istiyorum diye gidip alabiliyorlarmış. Neden bunu söyledim derseniz, kitap sanki biraz insanları eğitmeye çalışıyormuş hissi veriyor. O dönemde erkeklerin yaptığı kötülüklerden bahsedilsede erkekler cana yakın, adil ve anlayışlı gösteriliyor. Bu bana hiç samimi gelmedi. Muhtemelen ahlakın bu yöne kayması için yapılmış bir algı oyunu. Çünkü kadınlarla zorla evlenen erkeklerin, bir kadın üzüldüğünde o beni sevmiyor diye hüngür hüngür ağlayıp ona yardım etme fikri gerçekten hiç samimi değil. Bugün bile anlatsalar çok emin olamam. O tarafları beni pek sarmasada, anlatılan aşkı kafamda çok iyi canlandırdım. Fitnatın betimlemeleri sevdiğine karşı yaklaşımı çok hoşuma gitti. Tabiki umarım böyle eşim olur düşünceside kafalarda uçuşmadı değil. Ancak bunun okuyan çalışan ve erkek baskısı görmemiş halinden isteyeyim bende bare! Benim hoşuma giden aşk karşılıksız sevgi, yapamayınca kendimi bile öldürürüm diyerek o erkek baskısında karşı koyma cesareti. Gerçekten çok güzel. Hemde kitabın öyle bir son 30 sayfası var ki, nefesinizi tutarak okuyacaksınız. -tabii aşkı bu duyguyu seviyorsanız-

Ah benim Fitnatım, neden böyle üzüyorlar ki seni? Minnacık bedenin, tatlı düşüncelerin bunları mı hakediyordu sanki? Benim gönlüm sana zeval olur. Yapma eyleme!

Ormanda Bir Balkon - Julien Gracq

| Tarih:
Cuma, Haziran 17, 2016

Kitabı almadan önce kendimi sorgulamıştım, sürrelizmi artık roman olarak derinlemesine görmeye hazır mıydım? -Evet cevabını verdikten sonra, Fransada bir dönem en büyük yazarlardan olan Julien Gracq'ın kitabı olan Ormanda bir balkon gözüme çarptı. Aslında başlangıç kitabı için uygun değildi. Çünkü bu kitap büyük bir çevre tarafından; "okunamayan, yarım bırakılan kitap" olarak liste başı görülüyordu. Aynı yazarın Sirte kıyısı adlı romanı tavsiye ediliyordu. Julien Sirte kıyısı'yla 1951 yılında Goncourt ödüllerine layık görülmüş ve bu edebiyat ödülünü kabul etmeyen tek yazar olarak tarihe geçmiştir. Ancak net olarak ödülü neden reddettiğine dair bilgiye rastlayamadım. Ödül Listesi

1939 - 1940 yıllarında Fransanın daha doğrusu Avrupa devletlerinin durumunu bilmeyenimiz yoktur. Aslında bu kitapta tam olarak bu dönemdeki savaşın; insanlar, askerler ve çevre üzerindeki etkilerini anlatmakta. Ormanın ortasında bulunan aynı zamanda sığınmayada yarayan bir mekana mı ortak olmak istersiniz yoksa Belçika-Fransa-Almanya sınırındaki askerlerin korkularına mı ortak olmak? Sanırım Julien taraf seçemeyenler içinde yüzbaşı Grange'nin kendisinden küçük ve dul olan bir bayana aşkınıda konu edinmek istemiş. Okurken bazen kendimi Harukinin betimleyici dünyasına da girdiğimi hissettim. Acaba bir etkilenme var mıydı. Hemen söylemek istiyorum kitabı bir çırpıda okudum ve hiçbir şekilde bırakmayı düşünmedim. Bazen kitapları almadan önce iyi araştırma yapmak ve takip etmek gerekli diye düşünüyorum. Elbetteki her kitap iyi ve süper olamaz ama bu kitap sıkıcı kitaplar arasında üst listelere çıkmayı haketmiyor.

Tatmin olmak istediğimiz konulara gelince, savaşla ilgili gaza getirecek bir olay mevcut değil. Daha çok askerlerin, komutanların veya her neyse! hislerini görüyoruz. Hiç düşündünüz mü, savaşın iki cephenin ortasında kalmanın ne demek olduğunu. Ama bunu paldır küldür savaşarak düşünmeyin.. Tamamen kendimizle yaptığımız beyin savaşı. İşte her şey burada. Ama bazen betimlemelerin fazlalığından olayların sığ kaldığı sayfalarda mevcut. Daha doğrusu yazar kendisini o kadar çok kaptırıyor ki, olayın ne olduğunu unutarak bizi kocaman bir betimleme havuzunun içine atıp ne beğenirsek alalım düşüncesiyle önümüze bırakıyor her şeyi. Bir betimlemeden tat alamamışsanız mutlaka öbüründen alıyorsunuz. -en sağlıklı yemeğin bile fazlasının zararlı olduğunuda unutmamak gerek-  Ben, Grange ve arkadaşlarının betimlemesinden çok, Mona'nında betimlemeleri olsun isterdim. Tek başına kaldığı günlerde, dul olmadan önceki günleri gittiği zamanları. Nereye gittiği (?) konusu hakkında daha fazla detay isterdim. Minik bir kötü eleştirimse Julien'in kendi akımına karşı başka bir tutum sergilediği kanaatındayım. Sürrealizm ne olursa olsun herkesi kabul eden, sınırları kaldıran milliyetçilik, ırkçılık kabul etmeyen bir yapıya sahipken ilk kez bir sürrealist yazarın romanı yazarken taraf tuttuğuna Fransayı ciddi bir şekilde üst taraflara taşıdığını gördüm. O halde Andre'nin ilkeleriyle ters düşmüş sayılmazmısın diye sormak isterdim kendisine.

İmgesel psikolojiyi adım adım hissediyoruz. Savaş var, ama bir türlü bize gelemiyor... Birkaç asker o minik korugan da kapalı kaldık. Gelen, giden yok. Bazen oluyorsa da bizimle konuşan bilgi veren yok. Biz sadece emirlere uymak için buradayız. Acaba bir yerde kaçırdığımız bir emir mi oldu böyle kaldık tek başımıza. Mutlaka bir şey eksik diyordu içinden kendisine Grange. Hem huzur, hem korku veren bu köyde savaşın hissini bilirken bir yandan da uzaklaşıyordu sanki. O uzaklaştıkça biz ona gitmek istiyorduk. Ama benim bildiğimse, imgeler nasıl başladıysa son da orada gelecekti. Mona enerjinin en safı, en doğum yeriydi. Ve bitişte gene oralarda bir yerde olacaktı! Mutlaka dikkatinizi çekmek istediğim bir bölge var. Başlangıçtaki Mona ve evinin betimlemelerini iyi takip edin, kitabı bitirdiğinizde kendinizi bulduğunuz yeri tekrar sorgulayın derim.

Acaba Gracq'da savaştan etkilenip mi yazmıştı bu romanı. Romandaki tat daha çok yaşanmışlık izlenimi veriyordu. Yaşamadan bilemeyeceklerimiz.. Mesela bir savaş esnasında hangimizin aklına gelirdi karlarının erime süresi, erime süresi boyunca askerlerin oradan geçmeyeceğini biliyor olması?

Hala yazdıkça aklıma gelen, Monayla olan tatlı betimlemeleri tam anlamıyla minnacık tipe olan sevgisi. Kendime inanılmaz yakın buldum, bilmiyorum. Bol bol betimleme havuzuna girmek, o dönem hakkında insanların psikolojisini görmek istiyorsanız, okuyun diyorum..

Sizlere kitabın arka kapağından minik bir kısımla kapanış yapıyorum..

Benliğinin derinliklerinde, kışa girerken yollarda kuru yaprakları dans ettiren yeller gibi küçük, kuru, şen ve küstah bir rüzgarın esişini dinliyordu.